• Mehmet Kahraman

Atölyenin bir oyun alanına dönüşme hâli



Bellek dediğimiz şey aslında aynı gemidekilerin ne zaman karşılaşacaklarını belirleyen çağrışımların her biri. Sanatçı Ansen Atilla’yla, Erenköy’de bir çatı katında yer alan atölyesinde etrafımızı saran oyuncakların arasında derin bir sohbete başladık. Bir sanatçının bugününü anlamak adına geçmişine yaptığımız yolculuk güzel çağrışımlar yarattı.


Ansen Atilla, 2004 yılından bu yana birlikte çalıştığı x-ist galeri ile on kişisel serginin yanı sıra yurt dışında da önemli sergi ve fuarlarda gösterimler yaptı. Fotoğraf: Öykü Terlemez


1974 yılında Kayseri’de dünyaya gelen Ansen Atilla asker bir ailenin tek çocuğu. Sanat eğitimine Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi’nde başlar vesonrasında Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü’nde devam eder. Üniversitedeyken Özdemir Altan Atölyesi’nin de verdiği özgürlük ortamı ile üç boyuta evrilecek olan üretim süreci başlar. Sanatçının üretimindeki kur- gusal anlatımın resimsel dışavurumla kesiştiği ya da çatıştığı noktada karşımıza heykel, fotoğraf gibi aracılar üzerinden ironik bir tarih yazımı çıkıyor. Sanatçının atölyesini “microbigs” olarak tanımladığı, sinemadan siyasete önemli şahsiyetlerin üç boyutlu heykelleriyle dolu bir oyun alanı oluşturmakta. Farklı zaman dilimlerindeki imgeleri bir araya getirerek yarattığı ironik dijital resimler, tarihin farklı dönemlerine dair imajlarla dolu. 2004 yılından bu yana birlikte çalıştığı x-ist galeri ile 10 kişisel serginin yanı sıra yurt dışında da önemli sergi ve fuarlarda gösterimler yapan sanatçıyla Erenköy’deki atölyesinde bir araya gelerek çocukluk, oyun, kostümler ve üretme biçimlerine dair sohbet ettik.


Çocukluğunuzun oyun ile ilişkisi sanatınıza nasıl yansıdı? Benim çocukluğum çok renkli geçti diyebilirim, yani mutlu bir çocuktum. Babam havacıydı. Hava ikmal merkezi komutanlığı gibi bir yerde geçti çocukluğum. Uçakların, jetlerin ve uçak fabrikalarını içerisinde çok fazla malzeme bulabildiğim bir ortamda büyüdüm. Babam

yanındaki erler tarafından fazlasıyla saygı duyulan bir subaydı. Hayatımdaki idollerimden biridir kendisi. 90’lardaki tek kanallı devlet televizyonlarındaki çizgi filmlerde gördüğümüz ortamlara benziyordu. Bir çocuk için kış ortamının ve karın müthiş yaşandığı Kayseri gibi bir yer inanılmaz bir ortamdı. Kumda oynar gibi karla oynayıp sonrasında buzdan kaleler yapmaya giden bir süreç. Tek çocuk olmak. Doğduğu büyüdüğü yerden mutlu olmak. İki yaşımdayken bana kağıt kalem vermişler. Sürekli çizdiğim zamanlar olmuş. Beş yaşındayken annem ile babam bütün çizdiklerimi toplayıp sergi açmışlardı. Hatta o yıllarda Hürriyet Gazetesi bir haber de yayınlamıştı. Kayseri gibi bir yer için önemli bir şey. Askeri bir ortamda büyürken sanatla nasıl ilişki kuruyor, diye de çok konuşulurdu o zamanlar. Ergenlik dönemiyle birlikte tanıştığım Batman karakteri ile kendimi özdeşleştirmiştim. Güzel sanatlar Anadolu Lisesi mezunuyum. Hiç unutmam yılbaşı partisinde kartondan Batman kostümleri yapmıştım. Üniversitede de akademi önemli tabi. Yorgan işçiliğiyle yaptığım kos- tümleri giyip balolara katılırdım. Mimar Sinan’daki eğitimin yarattığı hayal kırıklığını aşmak ve kendimi motive etmek adına bir yıl harcayıp kostümler yapmıştım. Oyun meselesi tek başına ürettiğim oyuncaklarla hâlâ oynadığım bir süreç aslında.


Ansen Atilla ‘Lucky You’, 80x123cm, 2020

Mimar Sinan Üniversitesi Resim bölümü mezunusunuz. Üretimlerinize baktığımızda ise resim dışında farklı disiplinlerde üretimlerle devam ettiğinizi görüyoruz...


İşin içinde oyun varsa deneyim vardır. Deneyimler sizi iyi ya da kötü, bir şekilde sonuca doğru itiyor. Dediğim gibi akademideki eğitimin tek tip oluşu beni çok duraklatmıştı. Güzel sanatlar lisesinde çok sıkı Rus disiplininde bir eğitimi almıştık. Evet, şablon bir eğitimdi ancak biz içeri- sinde kalemin nasıl tutulduğundan ve nasıl kullanılacağına kadar geniş kapsamlı bir süreçten geçtik. Resim o anlamda vazgeçilmez bir alan olduğu için tercih etmiştim. Ne zaman ki elime yağlı boya geçti sorunlar başladı. Fakat arzuladığım şeyin kendisi üç boyutlu üretimler yapmaktı. Bu anlamda Özdemir Altan Atölyesi çok uygun bir atölyeydi. Orası biraz fazla özgürdü. Özgürlüğün de verdiği bazı dezavantajlar vardı ama ben avantaja çevirdiğimi düşünüyorum. Benim gibi birkaç arkadaşımın da avantaja çevirdiklerini söyleyebilirim. Mesela; İnci Furni, Erinç Seymen, Güçlü Öz- tekin gibi şu an bilinen sanatçılarla aynı dönemde eğitim aldım. Keza lisede de enteresandır Ekin Saçlıoğlu, Şevket Sönmez, Burcu Perçin ile birlikte eğitim almıştım. Benim için özel ve seçilmiş bir dönem yaşadım. 2000’lerin başında üniversite bittiğinde ekonomik krizin de olduğu enteresan bir süreçti. Galerilerin yön değiştirmeye başladığı ve aynı zamanda yeni galerilerin açıldığı bir dönem. Mezun olduktan sonra üç sene kendimi aramakla geçti. Üniversitedeyken sinema bölümünde sanat yöneticisi görevinde bulundum. Bir dönem Mustafa Ziya Ülkenciler’in asistanlığını yaptım. Tam yapmak istediğim şey olmasa da oradan öğrendiklerim, sonrasındaki çalışmalarım ve üretimim konusunda bana çok yardımcı oldu. Arzuladığım şey sanatçı olmaktı. Kendi üslubumda bir şeyler ortaya çıkarma isteğim vardı. O dönemdeki arayışlarımla üç boyutlu üretme isteğimin resim perspektifiyle ilişkisi, sinema ve dijital olanlarla birlikteliğine dair çalışmalar yapmaya başladım. Siemens Sanat yeni kurulmuştu. Marcus Graf ile iletişime geçtim. Marcus’un dönem çalışmalarımı yenilikçi buldu ve yaptığı bir sergide sekiz eserimin gösterimini sağladı. O sırada Kerimcan Güleryüz ve Daryo Beskinazi ile tanıştım. Kerimcan Güleryüz’ün çalışmalarımı beğenmesi ve dosyamı almasıyla ilk kişisel sergime uzanan bir süreç başladı. Bir sanatçı için, iletişimde olduğu galericinin diyaloğu önemli olduğu kadar o dönem Kerimcan’ın babası Mehmet Güleryüz’ün varlığı da güven duygusu yaratmıştı. Çok sevdiğim bir Türk ressam ile tanışmak beni çok mutlu etmişti. 2004’te ilk kişisel sergimin adı x-ist-ence. Kendimi oluşturmadığım, aslında bir tür varoluş sürecini de anlatan eserlerin bir arada gösterildiği bir sunumdu. O zamanlar için kıymetli bir sergiydi.


İronik bir dil üzerinden görsel anlamda kurgusal bir tarih mi oluşturuyorsunuz? 2004’ten bu zamana kadar 10 kişisel sergi yaptım. Her sergiye baktığınızda birbirinin üstüne eklenerek devam ettiğini görebilirsiniz. Böyle düşünmenize yol açan en büyük şey herhalde birazcık da bu alanda daha ne yapabilirimin arayışı. Her bir sergiden diğerine geçerken, üstüne üretim dili ve görsel anlatım olarak ne katabilirim arayışının bütünlüğü aslında. Çünkü benim yaptığım işlerin genel meselesi insan. Onun güçlü olan depreşmeleri. En üsttekinin en alttakine olan tavrı veya en alttakinin üsttekine nasıl gördüğü, genel olarak devlet ve oligarşik yapıların ilişki biçimleri, ayrıca Ortaçağ’dan gelen birtakım hikayeler, toplumsal sınıf farklılıklarının hafifçe irdelendiği durumlar, siyasi meselelerin dolaylı yoldan ironik bir şekilde gösterimi... Bu bahsettiğim konuların çalışmalarıma yansıması üretimimin görsel dilini sürekli olarak dönüştürdü. Aslında bu bir mânâda da benim analojinin içine girmiş olmam demek. Bu bir benzetme tabii ki ama bir yandan da aşina olduğumuz bir benzetme. Daha ziyade kendi tarzımı oluşturan öğeleri içerisine katan ve onlardan çıkarımlar yapmaya çalışan bir analoji tarzı diyelim buna.

Nasıl bir çalışma disiplininiz var? Bu çalışma topunun içerisinde benim rutin arayış hallerim var. Bu arayışlar daha önce de bahsettiğim rastlantısal gelişen malzemelerin verdiği imkanlar. Farklı malzemeleri bir araya getirip çekimini yapıp sonrasında sanki bir falcı gibi nesnelerin bana çağrıştırdıklarından bir yol izliyorum. Bir yandan da çevremde oluşan beni etkileyen meselelerin düşünsel olarak zihnimde bıraktığı izlerin kendisi. “Acaba burada böyle bir şey mi var?” veya “böyle bir dünya olsa bu adam bunu yapsa!” şeklinde düşündüğüm bir evren var. O evren daha kurgusal bir evren. Fotoğrafa yakın, belki sinemaya da yakın ve daha kurgusal olan kısım orayı tamamlıyor. İlk başta bahsettiğim, sürekli malzeme ile haşır neşir olduğum o serbest çalışma hali ise eserlerimi daha ekspresif bir anlatıma dönüştürüyor. Hiçbirini bir şeyin üzerine koymuyorum. Yani bunun üstüne muhakkak çıkmalı ya da bu böyle evrimleşmeli şekilde değerlendirmiyorum. Hatta şu sıra fazlasıyla anlatımcı gittiğini düşündüğüm çalışmalarımı tekrardan soyutlamaya giderek dönüştürüyorum. Yeni yapacağım sergide iki farklı anlatım dilinin zıtlığını bir arada gösterebilmeyi planlıyorum. Çünkü bu zıtlığın temelinde desen var. Desen dediğimiz şey bir tavırdır, sanatçının parmak izidir.


Uyumadığınıza dair bilgiler aldık? İşin tamamen kendisine göre belirlediği zaman aralıkları vardır. Bunların her birini yapmak isteseniz de eninde sonunda bir angajmana kurban gidiyorsunuz. Bu angajman artık hayatınızın her şeyi oluyor. Dürüstçe söylemem gerekirse bana bıraksanız üretmek dışında başka hiçbir iş yapmam. Hayatın gerçekleri tabii ki öyle ilerlemiyor. Mesela bir sergi fikri ya da bir fuar fikri ile ortaya çıkan tarih durumu oluşuyor. Bir de hayatınızı idame ettiğiniz alan, eşiniz ve çocuğunuzla geçirdiğiniz zaman... Bazen hayatınızın içerisinde bölümlenmiş o alanlar birbirlerine giriyor. Sizi böyle kabul ediyorlar. Böyle olması gerektiğini de bilen insanlarla birlikte hayatı idame ettiriyorsunuz. Üretmek noktasında verim aldığım saatler diye cevaplayacaksam eğer geceyi tercih ederim. Gündü- zün gerektirdiği işleri yaptıktan sonra üretimimin yoğun olduğu kısmı tamamen geceye bırakıyorum. Çok az uyuyorum zaten. 2007’lerde x-ist galerinin Pekin’de katılacağı fuar için kişisel bir sunum yapma önerisi oluştu. Kısa bir süre içerisinde sanat fuarına üretimleri yetiştirmek adına üç gün hiç uyumadan çalışmaları tamamlamıştım. Tabii yine aynısı olurmu bilmiyorum ama eğer istenirse insan sınırlarını da bir şekilde anlayabiliyor.


Pandemi sürecindeki kapanmaların sanatçının üretimine yansıması noktasında ne ekleyebilirsiniz? Şöyle söyleyebilirim, pandemide çokça söylenen bir şey vardı; işin ekonomik kısmını bir kenara bırakırsak eğer sanatçılar için çok büyük bir değişim olmadı. Ekonomik olarak bakarsak biliyorsunuz ki ilk dalga bizleri vurdu. Sonra da çok tuhaf şeyler olmadı değil. Evlerine kapanan insanlar yaşadıkları alanları tekrardan gözlemlemeye başladılar. Bu da yeni bir tür alım arzusuna evrildi. Tabi bu söylem genel olarak her sanatçı için aynı değil. Söylediğim gibi kendi konforlu alanımızda sadece üretirken sanat ekosistemi içerisinde olan diğer sanatçıların yaşadıkları zorlukları da göz ardı edemeyiz.


Bundan sonraki süreç içerisinde ne gibi planlarınız var? Mayıs ayında Contemporary İstanbul’un özel bir seçkisi içinde bir gösterim yapacağım. Ayrıca bu yıl eylül ayında x-ist galeride açmayı planladığım 11’inci kişisel sergim için mayıs itibari ile yoğunlaşacak bir ça- lışma programım olacak. Kişisel sergimde kendimle sert konuşmalar ya- pacağım kurgu üstünde çalışıyorum.



IstanbulArtNews | Nisan 2022

112 görüntüleme0 yorum