• Uğur Ugan

İstanbul duvarlarını nakış gibi işleyen üstat: Bedri Rahmi Eyüboğlu

İstanbul’un duvar mozaikleri denince akla ilk gelen isimlerden biridir Bedri Rahmi Eyüboğlu. Türkiye’de resim ile nakış, dokuma ve yazmacılık geleneği arasında bir sentez kurgulayan bu büyük sanatçıya dair çalışmalarıyla ve yazdığı kitabıyla bilinen Ömer Faruk Şerifoğlu IstanbulArtNews’e Eyüpoğlu'nu anlattı.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Bir kentin sokakları, caddeleri, parkları, silüeti kadar kente ruhunu veren unsurlardan biri de duvarlarıdır. Sokaklar nasıl ki dinamizmi, hareketliliği, ışıklarıyla şehrin ana arterlerini geniş meydanlara taşıyorsa, duvarlar da bir kenti panoramik açıdan çevreleyen görsel bir sunum alanı yaratıyor. Her şey kendine yer bulabilir kent duvarlarında; yırtılmış bir afiş de, rengi kaçmış bir grafiti de tarihten kalan eski yazı bir kabartma da. Duvarlar bir kentin ruhunun yansıması gibidir. Yeri gelir Paris’teki bir duvar dünyaya umut taşır, yeri gelir Berlin’deki duvar tarihin akışını değiştirir. Tüm dünya kentlerinde duvar hem ifadenin hem de sanatın buluştuğu bir metafor olarak tarihten bugüne yerini koruyor. Duvar üzerine yapılan süslemeler, bezemeler, resimler sokak sanatının insanla en doğrudan ilişki kurduğu bir unsur olarak yerini korudu. Sanatın bambaşka bir formu olarak duvarların da dili konuştu ve konuşuyor. İstanbul üç imparatorluğa başkentlik etmesiyle bu coğrafyada sanatın en yüksek tonda buluştuğu bir merkez oldu. Tarih boyunca birçok farklı medeniyet gören İstanbul duvarları her yeni karşılaştığı kültürle birlikte renkten renge, şekilden şekle geçti ve birbirinden farklı sanat formlarını yansıttı. Bizans döneminde Ortodoks Hristiyanlığın görsel bir anlatımından ilhamla freskolara, vitraylara, resimlere sahne olan İstanbul duvarları, Osmanlı döneminde İslam sanatının yazılı kültürüyle hat, levha, tezhip gibi biçimlerle donandı. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yeni anlayış birçok sanatsal formu beraberinde getirdi. Yeni cumhuriyet yeni kentler kurarken 20. yüzyılın sanat anlayışını, yeni akımlarını da kentin sokaklarına ve duvarlarına nakşetti. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Türk resmi denilince akla ilk gelen isimlerden olan Bedri Rahmi Eyüboğlu. 64 yıllık hayatına sayısız eser sığdırmış ressam, şair ve zanaatkâr Eyüboğlu erken yaşlarda resme ve güzel sanatlara ilgi duydu. Daha lise yıllarındayken okulla ve matematikle arası hiç iyi olmayan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun henüz 16 yaşındayken günlüğüne yazdığı şu dizeler çok ilginç; “Sanatın ocağına alev olmak derdim / O zaman ne gelecek bir kederin tortusu / Ne öğretmen korkusu / Ne de sıfır korkusu / Ne öfkeli bir bakış, ne de sert bir kelime / Soğuk bir pergel değil bir fırça ver elime / Bırak beni sanatın ufkunda haykırayım / Ya kafamı kırayım, ya fırçamı kırayım” Kendisinde olan sanat tutkusunun keşfedilmesiyle birlikte Fransa’ya resim eğitimi almaya giden Bedri Rahmi Eyüboğlu, Fransız ressam André Lhote’dan dersler aldı ve Gauguin ve El Greco gibi beğendiği ustaların resimlerini kopya etti. Yurda döndükten sonra 1956 yılında dünyadaki örneklerden de ilhamla mozaiğe yöneldi. Tuvaller ve kağıtlar kendine sığmayan Eyüboğlu duvarları bir nevi kendi tuvaline çevirdi. Sanatçının İstanbul duvarlarını süsleyen 30’dan fazla eseri bulunuyor. Anadolu mitolojisinden, dinler tarihinden ve arkeolojiden ilham alan Eyüboğlu bu coğrafyanın kültürüne olan ilgisini mozaiklerle bezedi. İstanbul’un çeşitli lokasyonlarında halen Eyüboğlu’nun eserlerini görmek mümkün. İstanbul’un duvar mozaikleri denince akla ilk gelen isimlerden olan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu yapıtları, hayatı, kent duvarları ve sanat ilişkisi temelinde tüm yönleriyle ele aldık. Türkiye’de resim ile nakış, dokuma ve yazmacılık geleneği arasında bir sentez kurgulayan Bedri Rahmi Eyüboğlu’yla ilgili çalışmalarıyla ve kitabıyla bilinen Ömer Faruk Şerifoğlu ile bu büyük sanatçıyı konuştuk.


Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kent kültürüne ve sanatına olan katkısı nedir? Sizin de Eyüboğlu’yla ilgili çalışmalarınız var, hangi bulgulara ulaştınız?

Hepimizin bildiği gibi Bedri Rahmi ilk Türk ressamı değil ama Türk resmi dediğimiz zaman o başlığın altına koyacağımız ilk isimlerden. 64 yıllık yaşamına sığdırdığı sayısı binleri bulan eserleri, yazıları ve şiirleriyle ilmek ilmek işlenmiş bir ömür. Dönüp baktığımızda boş dakikası yok adeta. Doyumsuz bir haz ve sanat tutkusuyla, bir köy kiliminden batı sanatının ustalarına kadar her gördüğü değeri inceliyor, özümsüyor ve hissetiklerini bir senteze dönüştürüyor. Bizim çok da önemsemediğimiz Anadolu halk sanatından figürlere yer veriyor. Kilimler, çoraplar, hayvan süsleri, nazarlıklar, yazmalar, hat sanatından bir takım unsurlar ya da bir takım gündelik kullanım aletleri düşünün bunların hepsinden besleniyor, kendi öyküsünü ve kompozisyonlarını yaratıyor. Bedri Rahmi’yi özel ve önemli kılan; Türk resminde kendi dilini ve yorumunu bulmuş, kendince bir Anadolu ikonografisi kurmuş, kendi argümanlarını ve motiflerini derlemiş bir ressam olabilmesidir. Türk resmi dediğimiz başlığın altını tam da bu şekilde dolduruyor. Bu doyumsuz ve taşkın kişiliğe tuval ve kağıtlar yetmiyor. Sürekli bir arayış içerisinde, 50 yıla yakın sanat yaşamında birçok farklı anlayışa yöneliyor. 1950’lerden itibaren Türkiye’ye gelen yabancılar, Türk resmi ya da ressamı sorduğunda Bedri Rahmi akla geliyor. Bedri Rahmi’nin duvar resmiyle ilgilenmesi 1940’larda başlıyor. Ayasofya’yla, Kariye’yle ilişkili, oradaki mozaikleri inceliyor, Bizans ikonalarından etkileniyor o dönemki resminin ipuçlarında bunların hepsini görebilirsiniz. Duvar resmine Ayasofya Bizans mozaiklerinden hareketle başladığını söyleyebiliriz. İlk başta boyayla mozaik tarzı resimler yapıyor. 1950’lerin başında İstanbul’da Betebe adlı bir mozaik fabrikası açılıyor. Bu fabrikanın üretimleri Bedri Rahmi’ye büyük bir malzeme imkanı veriyor. Bedri Rahmi bir çocuk sevinciyle Betebe’nin malzemeleriyle oynamaya başlıyor. İlk olarak 1956’da Etibank’a bir mozaik yapıyor ve 1970’lere kadar devam ediyor. Hayatının sadece son birkaç yılında mozaikle uğraşamadığını biliyoruz. Resmin mimarinin bir parçası olması gerektiğini, modern mimarinin resmi ihmal etmemesi gerektiğini savunuyor. Binaların nakış ya da bezeme diyeceğimiz resimlerle mimarinin örtüşmesi gerektiğini söylüyor. Tam da çok katlı yapılar, büyük iş merkezleri ve banka binaları yapılırken Bedri Rahmi’nin bu söylemi büyük ölçüde karşılığını buluyor. Bu binalar yapılırken duvar resmi ya da mozaik siparişleri gelmeye başlıyor. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun toplamda 30’dan fazla mimariye uygulanmış duvar resmi, vitray ve mozaik eseri var.


Bedri Rahmi’nin duvar sanatı ve mozaikleri tam olarak hangi unsurları içeriyor?

Kendi resminde kullandığı motifleri stilize ederek kullanıyor, duvar resimleri ve mozaiklerde. Resme göre daha iki boyutlu görüntüler olduğunu söylemek mümkün çoğunlukla. İçerik olarak da resimlerinde sıklıkla kullandığı motif ve imgeleri görüyoruz. Kucağında bebeğini emziren bir ana figürü var mesela ona ‘Vagon Restaurant’ diyor. Karagöz’ün gemisi, Ebabil kuşu, Süleymaniye gibi onlarca kendine özgü motifi var. Anadolu kültüründen topladığı imgeleri kendi biçimine sokup, yorumlayıp bütün bunları harmanladığı kompozisyonlar ama bu kompozisyonlara ayrıca özel bir isim vermiyor. Büyük mozaikleri yaparken çizimini, desenini kendi oluştursa da, uygulamasını ve işçiliğini kendi başına yaptığını söyleyemeyiz. Mesela 1958’de Brüksel Fuarı için hazırladığı mozaik 227 metrekare. Sınırlı bir zaman olduğu için 15’er kişilik iki ekip oluşturmuş, mozaiklerin dizimi için.


Bedri Rahmi’nin yapmış olduğu çalışmalar Türkiye için yeni miydi o tarihte?

İşçilik olarak bakarsak mozaik sanatı Bizans ve hatta ondan öncesine gidiyor. Yazmacılık da öyle. Bunların hepsi bu topraklarda kökü ve geçmişi olan üretimler. Bedri Rahmi tüm bunları gerek içerik gerek biçim olarak kendince modernize ediyor ve yeniden yorumluyor. Eyüboğlu’nun mozaikleri, Kariye ve Ayasofya’daki bilindik Bizans mozaiklerin dilinde ve tadında değil, doğal olarak. Her biri kendi kurgusu ve biçimiyle özgündür. Çok kaynaktan beslenmiş ve çok kişiden etkilenmiştir ama hiçbir şekilde kimsenin kopyasını yapmış değildir. Kendi sentezini bulmuş, kendi hamurunu yoğurmuş bir adamdır sanat tarihimizde.


Osmanlı döneminde ve bildiğimiz anlamda İslam’da resim yasağı kriterinin olduğunu düşünürsek görsel bir sanatın değil de yazılı bir kültürün geliştiğini görüyoruz. Cumhuriyet’le birlikte Bedri Rahmi duvar süslemeciliği konusunda öncü diyebilir miyiz?

Nakış sözcüğünü o yüzden kullanıyor zaten. Osmanlı’da resim sanatı yok düşüncesini bir yere kadar kabul edebiliriz ama nakış sonsuz boyutlarda var. Nakışsız Osmanlı eseri yoktur diyebiliriz. Bedri Rahmi, Osmanlı’dan gelen nakış mantığını alıyor kendince modernize ediyor. O günün mantığını ve kendi imgelemini katıyor oraya. Bir konuşmasında da nakış dedik diye küçümsemeyin diyor, yaptıkları için…


İstanbul’da Bedri Rahmi’nin duvarlara yansımış kaç adet mozaiği var, sayı verebilir misiniz? Maalesef hepsi çok iyi durumda değil. İstanbul’la sınırlayarak sıralayacak olursak; Sirkeci Doğubank, Levent apartmanlarında 3 adet, Samatya Sigorta Hastenesi’ndeki vitray, Manifaturacılar Çarşısı’ndaki 2 duvar mozaiği, Karaköy’deki rölyef ve mozaik, Merter’deki Vakko fabrikası için yaptığı duvar çiti ve mozaik şimdi Vakko’nun Altunizade’deki merkezinde, ayrıca Bağlarbaşı’ndaki evinin cephesinde 2 küçük parça ve Kalamış’taki evde bazı uygulamalar ve Brüksel mozaiğinden kalan bazı parçalar var. Toplamda irili ufaklı 20 eserden söz edebiliriz. İstanbul dışında, Ankara, İzmir, Brüksel (Nato), Berlin ve Kıbrıs’ta da eserleri var biliyorsunuz.


Ömer Faruk Şerifoğlu; “Bedri Rahmi’yi özel ve önemli kılan; Türk resminde kendi dilini ve yorumunu bulmuş, kendince bir Anadolu ikonografisi kurmuş, kendi argümanlarını ve motiflerini derlemiş bir ressam olabilmesidir. Türk resmi dediğimiz başlığın altını tam da bu şekilde dolduruyor.”


Bunların korunması ve deforme olmadan uzun süre kalması kimin sorumluluğunda olmalı? Ülkemizde yerel ya da merkezi idareler, kültür ve sanat konusunda ne yazık ki üzerine düşen bilinç ve sorumluluktan çok uzakta. Bu konuda bazen umutlansak da, çoğu zaman şahit olduklarımızla hayal kırıklığımız günden güne büyüyor. Bedri Rahmi özelinde söyleyecek olursak; saydığımız eserlerin çoğu kamuya ait değil, özel mülkiyetlerde. Kamunun elindekilerin çoğu heder edilmiş durumda. Devletin siparişle yaptırdığı ve bir takıp taliplerinin olmasına rağmen vermediği Brüksel mozaiğinin bugün her parçasının nerede olduğu belirsiz ve kontrolden çıkmış durumda... İstanbul özelinde, belediyenin mülkiyetinde olmasa da yetki kapsamındaki her türlü sanat eserinin gözetilip, korunması lazım. Bunun İstanbul’un olmazsa olmazları arasında değerlendirilmeleri gerektiğini düşünüyorum.


Bedri Rahmi’nin bu çalışmaları yaptığı yıllarda dünyada böyle bir sanat formu yaygın mıydı diğer kentlerde?

Mimari- resim ilişkisi dünyada da yükselen bir süreç o yıllarda. Tüm dünyada uygulamaları var. Yapılan her yapı için birtakım müsabakalar düzenleniyor. Türkiye’ye de yurtdışından yansıyan bir olgu... Bedri Rahmi bunu fark edip, öncülük ediyor ve gerçekleşmesini canlanmasını sağlıyor. Dünyadaki uygulamalar daha çok betonla yapılan skrafito işler. Mozaik belirgin bir şekilde öne çıkmış, bize özgü bir uygulama denebilir.


Bir kenti güzelleştiren şeyin duvarları olduğunu düşünürsek İstanbul’u diğer kentlerden duvar sanatı konusunda farklılaştıran unsurlar var mı?

Mozaik ilk çağlardan günümüze, İstanbul’dan Gaziantep’e neredeyse tüm Anadolu’da mimarinin asli bezeme unsurlarından olmuş. Son yıllarda ortaya çıkan eserler, Gaziantep ve Hatay’da kurulan müzelerle de dünya sanat tarihinde mozaik konusunda haklı yerimiz tescillenmiş durumda ama 20. yüzyılın ikinci yarısında, uygulamada mozaiğin belirgin bir şekilde öne çıktığı İstanbul’dan başka bir yer var mı bilmiyorum. Tüm dünyada bina kitlelerinin ve yüzeylerinin büyümesiyle beraber bezemenin, süslemenin trend olarak yükseldiği yıllar. Bedri Rahmi’nin ürettiği yıllarda Füreya Koral başta olmak üzere başka sanatçıların da yaptığı işler var. Bunların bir kısmının eserlerinin uygulamaları da Bedri Rahmi’nin evinde oluşturduğu atölyede yapılıyor. Sanat tarihçilerimiz bunu çok önemsememiş olabilirler ama pek çok sanatçının üretimleri arasında mimari uygulamalar hep olmuş. İş büyüdükçe getirisi de büyüyor, dolayısıyla her sanatçı bu tür büyük yapılara iş yapmak istemiştir.


Kent duvarları ve estetiği açısından düşündüğümüzde İstanbul’u güzelleştiren hangi unsurlar var?

Şehri zenginleştiren, şehrin kimliğini belirginleştiren unsurlar olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir kenti herhangi bir şehir olmaktan farklılaştıran bünyesinde barındırdığı sanatsal mirasıdır. Bir kentin en az silueti kadar önemlidir kent duvarları. Biz maalesef sadece İstanbul değil bütün Anadolu kentlerinin özgün kimliklerini yok ediyoruz, bazen bilinçsizlik, bazen aldırmazlıkla. Bu konuda toplumun hiçbir kesimi de masum değil… Muhafazakarlık adı üzerinde muhafaza etmek yani korumak demek. Süleymaniye Camii’nin Haliç’e bakan cephesinde devasa bir ‘Vav’ harfi vardı, Mimar Sinan’ın yaptığı zamanlardan kalma. Yakın zamana kadar izleri görülebiliyordu, her ne kadar yıpranmış olsa da. Birkaç yıl önce restorasyon sırasında bu izler belirginleştirilmek yerine yok edildi. Her çağın kendine göre katkıları olmalı kente ama aslolan varolanı korumak ve onun devamlılığını sağlamaktır. Örneğin Banksy’nin resimleri bugünün söylemi ve izi olarak kalmalı. Mimar Sinan’ın ‘Vav’ından bir sokak resmine kadar bunların hepsi kent kimliğinin bir parçası olarak korunmalı.

Bedri Rahmi Eyüboğlu ile ilgili çalışmalarıyla bilinen Ömer Faruk Şerifoğlu; ‘Bedri Rahmi kendi sentezini bulmuş, kendi hamurunu yoğurmuş bir adamdır sanat tarihimizde.’ diyor.


IstanbulArtNews | Mart 2022

166 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör