• Uğur Ugan

Belleği silinmiş Beyoğlu’na turistik rota

Güncelleme tarihi: 9 saat önce

Uğur Ugan

Tarih boyunca kültür-sanat tartışmalarının odağında yer alan Beyoğlu için planlanan Kültür Yolu projesi dikkatleri yine bölgeye çekti. Beyoğlu’nun yeniden canlandırılması amacıyla hayata geçirilen Beyoğlu Kültür Yolu projesini; kentsel dönüşüm, kent kimliği - sanat ilişkisi ve restorasyon çerçevesinde konunun uzmanlarına sorduk.

Korhan Gümüş, ‘Tarihsel bir bakışla ‘Kültür Yolu’na bakmak gerek. Kapitalist modernleşmenin dönüştürdüğü bir alan olarak Beyoğlu’na bakarsak Beyoğlu geleneksel bir ortaçağ şehri değil. 19. yüzyıldan itibaren modernleşen bir kamusal hayata sahip.’ diyor.


Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın açıkladığı Beyoğlu Kültür Yolu projesi geçmişten bugüne kültür sanat unsurlarıyla öne çıkan Beyoğlu ile ilgili yeni tartışmalara yol açtı. Beyoğlu’nu yeniden bir cazibe merkezi haline getirmeyi amaçlayan proje tarih boyunca Beyoğlu’yla özdeşleşmiş yapılara odaklanan turistik bir rota sunuyor. Proje kapsamında 30 Ekim- 14 Kasım 2021 tarihleri arasında bir festival gerçekleştirilirken, kültür sanatla özdeşlemiş mekânlara yönelik özel etkinlikler de öngörülüyor. Beyoğlu Kültür Yolu projesi Galataport’tan başlayarak Beyoğlu’nun sembolü olmuş yapıların ön plana çıkarılıp İstiklal Caddesi boyunca devam ederek AKM’de son bulan bir rota. Son yıllarda kentsel dönüşüm sürecinden en çok etkilenen lokasyonların başında gelen Beyoğlu bu vesileyle yeni yapılara ve restorasyonlara sahne oldu. Galataport ve AKM’nin inşasıyla süregelen Beyoğlu’nun kentsel dönüşüm sürecine yeni yapıların eklen- mesiyle birlikte mevcut yapıların restorasyonu da göz önüne çıktı. Atlas Pasajı, emek ve Alkazar Sinemaları, Narmanlı Han’ın restorasyonu tartışmaların göbeğinde yer alan yapılar olarak akıllara kazındı. Uluslararası turizm sektörünü Beyoğlu’na çekmeyi hedefleyen projeyi kent kültürü konusunda yazılarıyla da bilinen mimar Korhan Gümüş ve tarihî mekânların restorasyonu ile ilgili çalışmalarda bulunan mimar-restoratör Seda Özen Bilgili ile konuştuk.


Kültür Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen “Beyoğlu Kültür Yolu” projesini Beyoğlu’nun son yıllarda geçirdiği kentsel dönüşüm açısından nasıl yorumlarsınız?

Korhan Gümüş: Tarihsel bir bakışla ‘Kültür Yolu’na bakmak gerek. Kapitalist modernleşmenin dönüştürdüğü bir alan olarak Beyoğlu’na bakarsak Beyoğlu geleneksel bir ortaçağ şehri değil. 19. yüzyıldan itibaren modernleşen bir kamusal hayata sahip. Burada ilk önce piyasa aktörleri harekete geçiyor. Salon sahipleri, kiracılar, işletmeciler, sahne sanatı, müzik, dans sonra sinema da buna dahil oluyor ve sinemanın da merkezi oluyor burası. Burada kamunun ilk el attığı yer Tepebaşı meydanı. Orası ilk kamusal alan olarak kültüre açılıyor. içinde işletmeler var ama kamu müdahale ediyor. Bu dönüşümü çok basitçe adlandırırsak birincisinde piyasa ve sanat var. 1870’lerde ise Tepebaşı’ndan başlayarak kamu ve sanat meselesi de gündeme geliyor. Cumhuriyet dönemi bu kamu ve sanat meselesini işliyor. Devlet yönetiminde ise; devlet tiyatrosu ve operası var. Model olarak da onu devralıyor. Ondan sonra da bugünkü neo-liberal model karşımıza çıkıyor. Piyasa aktörleri var ama piyasa yok. Onların kamusal sürece dahil olması yukarıdan gelen bir patronajla oluyor. Dolayısıyla kamusal niteliğini kaybetmiş bir kamu var. Beyoğlu Kültür Yolu, her ne kadar içinde Kültür Bakanı olsa da bir turizm festivaline benzetilebilir. Bir kültür özelliği kalmamış. Tipik aynı formatta piyasaya verilen bir iş gibi. Taşerona iş yaptırır gibi. Ne başlangıçtaki gibi serbest liberal bir sanat ortamına işaret ediyor ne cumhuriyet dönemindeki gibi kamunun egemen olduğu bir yapıya benziyor. Bunların dışında tamamen patronaj ilişkilerine dönüşmüş bir neo-liberal kültür ve sanat kavramı çıkıyor karşımıza. Çünkü turizm işletmeleri ve onların canlandırılması var.


Özellikle Galataport ve AKM yeni inşa edilmiş yapılar. Yeni yapıların rota üzerinde nasıl bir etkisi var sizce? Beyoğlu’nun 2010’lara doğru gelişmesi; küresel bir şehir olan İstanbul’un uluslararası ilişkilere açılması için fırsat yarattı. Buna uygun olarak da Galataport projesi yapıldı. Bir kere yapılan yatırımlar boşa gitti. Galataport o dönemin koşullarına göre çok cazip bir projeydi. Kruvaziyer gemileriyle akın akın turistler gelecek diye bekleniyordu. Tabii pandemi koşullarını da buna eklemek lazım. AKM’nin yapılması da öyle. Bir yanılsama ortaya çıktı. Kültür Bakanlığı zannediyor ki bunu yaparak bir canlandırma ortaya çıkacak. Narmanlı Han’ı satın alan kişinin orayı bir kültür merkezi olarak geliştirmesi mümkün mü? Bu bir yatırımcı. Kültür Bakanı da turizmi bir yatırım olarak görüyor. Sonuç olarak imkânsız bir şeyi istiyor. Çünkü öyle gelişmez kültür. Kültür ne piyasa işidir, ciroyla satılabilir bir şey olmadığı için, ne de kamunun resmi olarak üretebileceği bir şeydir. Bir şeyin neden olmayacağını görmemiz için Bakan ersoy müthiş bir fırsat sunuyor.


“Bir kültür etkinliği söz konusu olduğunda ilk akla gelen yer Beyoğlu. Kamu kültür sanata bu şekilde müdahale etmemeli. Beyoğlu Kültür Yolu festivalinde olduğu gibi, Galata Kulesi’nde olduğu gibi. Dönüşecekse kamu desteklerini ayırsın ve merak etmesin Beyoğlu’nda bu işi dört dörtlük yapacak aktörler var.”

Son 20 yılda yaşanan bu dönüşümden kültür sanat varlıkları nasibini nasıl aldı? Kamu diyor ki kamusal alanları ben dönüştürüyorum, bir takım piyasa aktörlerine işler yaptırıyorum, onlar seni desteklesinler ve sanat faaliyetleri bu olsun. Sanat böyle bir hayırseverlik işi de değildir. Bu modelle bir gelişme mümkün değil ancak sıradanlaşma mümkün olabilir. Niye Narmanlı Han’da AVM yapacaksınız? AVM’ler para kazanır ama orayı da AVM yaptığınızda AVM’ler kaybeder. Emek Sineması için de aynı şey geçerli. Venedik niye tam tersini yapıyor? Turizm alanında büyük bir gelir elde edebilecek gücü varken bunun tam tersi sanatla ön plana çıkıyor. Beyoğlu bağımsız kültür kurumlarıyla çok büyük bir potansiyele sahip. Türkiye’de modern sanatın başkenti Beyoğlu. Böyle bir potansiyelin bu kadar mirasyedi bir şekilde tüketilmesi ancak Bakan Ersoy’unki gibi araçsal bir yaklaşımla oluyor.


İnsan profili değiştikçe mekan ve ihtiyaç da ona göre değişiyor. Beyoğlu’nun tarih boyunca muhafazakarlığın karşıtı olan bir algısı vardı. Rövanşist bir tavırla muhafazakârlığın yeni ‘zafer alanı’ denilebilir mi? Bütün dekor değişti. Mağazalar, yazılar, kullanılan logolar bile değişti. Fetheden, fethedilene dönüşür. Burası levanten, kozmopolit bir Beyoğlu’ydu. Milli güçler bunu ele geçirdi, Taksim’e bunun gösterisini sundular. Alt tabandan ‘Yeni-Osmanlıcı’ bir şey çıktı. Modernleşmenin hafızasında yeni katmanlar var, bunlar kimi zaman uzlaşma kimi zaman rekabet içinde. Burası bir temsil sahnesi. Hiçbir zaman sahip olan sahip olmaya devam edemiyor. Muhafazakârların hakimiyeti de geçici. Ben muhafazakârlığın da seçkincileştiğini düşünüyorum. Popülist karakterini kaybediyor ve küçük bir zümrenin kültürel alanı oluyor.


Dünyada kent meydanları iktidarların sunum alanı gibidir. Beyoğlu kültür sanatla özdeşleşmiş bir yer. Dünyada kent meydanları ve sanat ilişkisi nasıl?

Meydan aslında neo-klasik dünyanın bir icadı. Bugün konuştuğumuz meydan kamusal hayatın bir parçası olarak 19. yüzyıl neo-klasik dünyanın bir tasarımı. Ulus-devletlerin kendilerini temsil etme mekânı. O yüzden Taksim sorun oluyor. Bunun koşul- layıcısı, kodlayıcısı kim olacak me- selesi ortaya çıkıyor. Modern dünya II.Dünya Savaşı’ndan beri bunu ters yüz etmiş vaziyette. Meydanın simgesini oluşturan şey ibadethanedir. Batıda da böyledir. Cumhuriyet kentin meydanını Dolmabahçe’den Taksim’e taşırken camiiyi unutuyor. Meydan taşınırken opera binası yapılması önemli bir sembol. Çünkü camiiyi aşağıda bırakıyorlar. Yukarıya taşımıyorlar. Bütün tartışma AKM’yi yıkma meselesinden çıktı. Mesele AKM’yi yıkmak değil onu korumaktı. Yeni muhafazakâr hareket onu da içerdiğini göstermek için onu muhafaza etti. içinde de kubbe yaptı. Aslında müthiş bir uzlaşmayı simgeliyor. AKM’nin içinden baktığınız zaman camiiyi görüyorsunuz. Dolayısıyla bugünkü sistemin uzlaşmasını sembolize ediyor.


Beyoğlu Kültür Yolu projesinin Beyoğlu’nun aslî karakterleri üzerinde nasıl bir etkisi olacak sizce?

Bu projenin çok uzun olabileceğine inanmıyorum. Kendisinin çok önemli olabileceğini halkla ilişkiler yoluyla kendisi söyledi. Fakat etkisini göremiyoruz. Bu sokağa nasıl yansır, insanların hayatına nasıl etki eder dersek; Bakan’ın açıklamaları ipucu veriyor. içinde Beyoğlu yok. Yatırımcılara destek verilmesi, Beyoğlu’nun pazarlanması, marka değerinin artırılması düşünülüyor. Kendisi tarafından yönetilmiyor bir kere. Buna post-koloniyel bir proje diyebiliriz. Dışarıdan gelip Beyoğlu’na dayatılan bir proje gibi. Buradan gelir elde etmek isteyenlerin biz bunu yapacağız demesi gibi. Oradaki aktörlerin bu kararın içine katıldığını gördünüz mü? Ne yerel yönetim açısından böyle bir şey var ne yerel aktörlerin örgütlenme içinde oldukları var. Sadece devlet böyle yapar diye bakıyorlar. Piyasa aktörleri de bundan faydalanmaya çalışıyor. Düşünün Emek Sineması bir kamu alanıydı. Kamu yönetemeyeceği için piyasaya veriyor. Tam tersi olması gerekir aslında. Kamunun bağımsız sinema inisiyatiflerine açması gerekirken piyasaya veriyor ve piyasa canlandırmak için çare arıyor. Galataport da aynı şekilde. İnşaat ve emlak potansiyeli dışında fazla bir katma değer üretebilecek bir mekan değil. O yüzden içine İstanbul Modern’i katmaya çalışıyorlar. İstanbul Modern’in orada yer alması büyük bir krizi perdelemek için. Yerel kamusal hayatı ve sokakları canlandıracak olan şey bu inisiyatiflerin kendi gelecekleri üzerine söz sahibi olmasıyla mümkün olabilir. Beyoğlu bana havalimanı gibi geliyor. Herhangi bir yerde olacak binalar yapılıyor. Ve ona kimlik kazandırmaya çalışıyorlar. Süslü binalar yapıyorlar Demirören gibi, işte geçmişe referans versin diye de eski mimari unsurları kullanıyorlar. Buranın potansiyelleri var. Kolay kolay yok edemezsiniz. esnaf var, zanaatçılar var. Kazımaya çalıştıkça oradaki yerel ekonomiyi çökertiyorsunuz. Küçük işletmeler dediğiniz şey yeniliklerin de kuluçkaya yattığı yerlerdir.


Dönem dizileriyle de birlikte son zamanda insanlarda bir nostalji fetişizmi gözle görülüyor. Hep bir eskiye özlem var ama kimse geleceği konuşmuyor. Bugün atılan adımlar ile Beyoğlu’nun geleceğini nasıl görüyorsunuz? Benim hayalimdeki Beyoğlu, piyasa güçlerinin ve kamunun dışında burada bu güçlü sivil toplum dokusunun kendi içinde örgütlenerek bir tür sekülerliğini ilan etmesi. Kamu destekleri, mekanları ve imkânları da olsa biz kendi aramızda entelektüel bir ağ kurup bu alanı düzenleyeceğiz denilmesi lazım. Dünyada hep böyle olmuştur. Ben bu hafızayı önemsiyorum. Bu hafıza kendi yeniliklerini de getirebilir. Burada bütün kültür misyonlarının ofisleri var. Bir kültür etkinliği söz konusu olduğunda ilk akla gelen yer Beyoğlu. Kamu kültür sanata bu şekilde müdahale etmemeli. Beyoğlu Kültür Yolu festivalinde olduğu gibi, Galata Kulesi’nde olduğu gibi. Dönüşecekse kamu desteklerini ayırsın ve merak etmesin Beyoğlu’nda bu işi dört dörtlük yapacak aktörler var. Harika sergiler açılıyor, harika müzeler yönetiliyor. Niye sadece bunları sermayenin alanında bırakalım. Farklı bir deneyim yaşamak için müthiş bir imkan var.


Tarihi mekanlarla ilgili restorasyon çalışmalarıyla bilinen Seda Özen Bilgili’nin Beyoğlu Kültür Yolu hakkında görüşleri ise şöyle:


Son yıllarda hızlı bir kentsel dönüşüm süreci yaşadık ve Beyoğlu bu süreçten en çok nasibini alan yerlerden. Beyoğlu son yıllarda nasıl birdeğişim geçirdi sizce? Seda Özen Bilgili: Aslında Beyoğlu’nun planlanmış bir kentsel dönüşümü yoktu. Beyoğlu ile ilgili bir imar planı onaylandı. Ancak o bir uzlaşma üzerine planlanmış bir uygulama olmadı. Odalar itiraz etti ve iki-üç kere bu plan iptal edildi. Ben yaklaşık 15 yıldır bölgede proje restorasyon çalışmaları yapan biri olarak şunu söyleyebilirim; Beyoğlu’nda Fikirtepe’deki gibi kentsel dönüşüm planlanmadı. Buranın bir turizm bölgesi olması için yatak sayısına ihtiyaç olduğu söylendi ve bölgede çok sayıda otel yapılması teşvik edildi. Talimhane bölgesinin otelleşmesi gibi. Sonra bu otelleşme süreci bütün Beyoğlu’na sirayet etti. Beyoğlu’nun özgün dokusunu entelektüel kesim oluşturmuştur. Beyoğlu’na ruhunu veren o’dur. Onlar gidince Beyoğlu’nda doğal bir sürgün ve göç başladı. Beyoğlu’nun eski Beyoğlu haline atıf veren tüm karakteri yok oldu.


Kültür Yolu Projesi bu dönüşüm sürecinin neresinde duruyor? Uzun zamandır süregelen tahribat tek bir modelle bence ayağa kaldırılamaz. Bir takım şeyler buraya olan ilgiyi arttırabilir ama önemli olan buranın sosyal dokusunun düzenlenmesi. Bu nasıl olabilirdi? 1950’lerle 1970’ler arası bir mimari-sanat işbirliği vardır. Aslında bir yasa değildir ama bir kabuldür. Dünyada da olan bir akımdır. Bu kabulü kullanıp biz buradan sanatçıları çıkarmayabilirdik. Her binanın kontrolsüzce otel olması burada yaşayanların gürültü sebebiyle dahi taşınmasına yol açtı. Fiyatların yükselmesine ve burayı rant değeri açısından hesaplayanlara açtı. Burada bir sevgisizlik hâkim oldu. Tabii ki Beyoğlu için yapılan her projeyi önemserim ancak tek seferde 15 yılın izini silemeyiz. Bunlar bizim uzlaşarak bir şey yapamayışımızın getirdiği sonuçlardır.


Seda Özen Bilgili, ‘Her dönem herkes eski Beyoğlu’sunu arıyor. Aslında bu çok uzun yıllardır yaşanan bir memnuniyetsizlik. Beyoğlu’nun bir ruhu var.’ diyor.
‘Beyoğlu tek bir modelle ayağa kaldırılamaz’

Beyoğlu Kültür Yolu’nun nihaî amacı turistik bir rota çizmek mi sizce? Ben Sultanahmet Camii’nin restorasyon sorumlusuydum. Gelen gemiler en çok Sultanahmet ve Ayasofya’yı gezerler. Yani Beyoğlu’na dağılmazlar. Galataport’un amacının bu gelen yolcuları Beyoğlu’na yönlendirmek olarak görebiliriz. Bu hedefleniyor sanıyorum ama bu rota hangi istikametten olur bilemiyoruz. Kolay bir yürüyüş yolu değil o. İnsanlar doğal olanı daha rahat kavrar, turistler de öyle. Bana kalırsa bu istikamet olsa bile Taksim’den başlar ve aşağıya doğru iner.


“Narmanlı Han çok daha büyük bir sorundan mimarlar Odası tarafından kurtarıldı. Narmanlı Han’ın avlusunda bir gökdelen projesi vardı bundan uzun yıllar önce. O yapıyla ilgili hiçbir hatırası olmayan bir yatırımcı ona o gözle bakmıyor.”

Yeniden restore edilen yapıların Beyoğlu’nun ruhuna uygun şekilde yenilendiğini düşünüyor musunuz? Melih Cevdet Anday bir yazısında Beyoğlu’nun eski Paris gibi yozlaştığını yazmıştı. Her dönem herkes eski Beyoğlu’sunu arıyor. Aslında bu çok uzun yıllardır yaşanan bir memnuniyetsizlik. Beyoğlu’nun bir ruhu var. Gördüğümüz 19. yüzyıl yapılarından daha öncesi var. Katmanların eklenmesi benim için zenginlik. AKM’nin orada tekrar olması için gecikildi bile. Orada bir uzlaşma sağlandı ve yeni AKM ismi de değişmeyerek yeniden kullanıma sunuldu. Tek üzüldüğüm şey; orada Sadi Diren’in duvar mozaikleri, girişin önünde kimsenin hatırlamadığı ama herkesin bildiği duvar bu yeni projede yer almadı. AKM’nin bu kadar uzun süre olmaması hayatımızda bir kayıptı. Atlas Sineması’nın restorasyonunu da beğeniyorum. Beyoğlu’nun hafızasının içinde birçok şey gizli. 6-7 Eylül olaylarından Cumhuriyet mirasına ya da daha öncesine bir sürü katman var. Beyoğlu tek bir projeyle canlandırılabilecek bir yer değil. Ruhunu mimarî restorasyonlarla ve insanların göz seviyesindeki yapılaşmayla toparlamamız lazım. Beyoğlu’nun Kültür Yolu’ndan daha farklı bir şeye ihtiyacı var. O da insan boyu seviyesindeki vitrin düzeninin değişmesi lazım. Tekil restorasyonlar açısından biz Beyoğlu’nu toparlayamayız. 10 tane yapının restorasyonu yüzlerce yapının içinde bir nebzeye kadar etkili olur. Bütüncül bir restorasyon ve bütüncül bir bakış açısı gerekiyor.


‘Eskiyi koruyalım’ refleksi son yıllarda toplumsal bir reaksiyon haline geldi. Bir şey restore edilmeye çalışıldığında sanki dokunulmasa daha iyi olur fikri yaygın olmaya başladı. Özellikle Narmanlı Han’ı düşünürsek. Batıdaki restorasyon çalışmala- rıyla buradakini kıyaslarsanız nelersöylersiniz. Aslına sadık kalmak tabiri sizce doğru bir yaklaşım mı? Bizde restorasyonları en çok zorlayan şey; kısa sürede yapma isteği. Bürokratik engeller ne kadar uzarsa yatırdıkları maddi kaynak hırsını restorasyon uygulamasından çıkartıyorlar. Kamuda bir kişinin görev süresi içinde restorasyonun tamamlanması gerekiyorsa bu yapıda geri dönülmez bir his kaybına yol açıyor. Bizim patina dediğimiz bir tabaka var. Narmanlı’da da belki kaybolan oydu. Aslında Narmanlı Han çok daha büyük sorundan Mimarlar Odası tarafından kurtarılmış bir yapı. Çünkü Narmanlı Han’ın avlusunda bir gökdelen projesi vardı bundan uzun yıllar önce. O yapıyla ilgili hiçbir hatırası olmayan bir yatırımcı ona o gözle bakmıyor. Narmanlı ortasında Odakule gibi bir gökdelen yapılmaktan kurtarılsa da şu an böyle bir restorasyon geçirdi. Bazen yapının ayakta kalıyor olması veya yıkılmaktan kurtarılıyor olma- sı mimar olarak bunun her zaman bana geri döndürülebileceği düşüncesini veriyor. Asıl kaybımız yıkımlar.


Dünyada bu durum nasıl? Dünyada da böyle bir dönüşüm var. Prag’da mesela en güzel 13.-14. yüzyıldan kalma binanın altında oyun evi ya da daha tuhaf işlevler görebiliyorsunuz. Tabii bunları denetliyorlar ama yine de saçma sapan dönüşümler olabiliyor. Çünkü bunu her zaman finanse edecek kültür ku- rumlarını bulamazsanız insanlar kazancının sirkülasyonuna göre kiraya veriyorlar.


Nasıl bir kültür politikası izlenmeli sizce, önerileriniz neler? 19.yüzyıl Beyoğlu’suna baktığınız zaman inanılmaz gerideyiz. Beyoğlu’na baktığınız zaman dünya mimari kültürüyle, dünya yaşam kültürüyle başa baş bir yarış vardı ama bütün o aristokrat sınıf dünyada da azaldı. Beyoğlu her zaman yaşar çünkü açık cadde kültürü var. Beyoğlu’nu korumak için yeniden bir sosyal mekanizma lazım. Denizler Kitabevi alıştığımız yerden çıkmaması lazımdı mesela. Onu korumak için vergi indirimleri ve sübvanse etmek lazım ki o korunsun. Birebir savaşarak yapabileceğimiz bir şey değil. Belediye yatırımcılarla pazarlık yaparken sosyal ve kültürel donatıyı arttırabilir.


Beyoğlu aynı zamanda sokaklarıyla ön plana çıkan bir yer. Sokak aynı zamanda sokak sanatı ve sanatçılarıyla Beyoğlu’nun eski ruhunu temsilediyor. Kültür Yolu projesi sokakla bütünleşebilir mi? Kültür Yolu projesinde elinde rotayla bu sokakları gezen insanları gördüm. Bu dönemsel bir şey. Şunu öneriyorum; inşa ettirenlerin ya da mimarların buradaki geçmişin hikayelerinin farkına varmalı lazım. Sadece birebir restorasyonla bir yere kadar ilerlenebilir. Ben başarılı olup olamayacağını şu andan kestiremem ama eksik kalacağını söyleyebilirim. Şu anda Kültür Yolu dediğiniz ana bir damar olabilir. Belirli bir hat üzerindeki zaten işleyen yapıların çeşitli restorasyonları diye yorumlanabilir. Sadece devletin kullandığı binalarla bunu düşünemeyiz. Mesela belki Beyoğlu’nun taşları diye Beyoğlu’nda kullanılan kimi Malta’dan kimi Fransa’dan getirilmiş taşların ön plana çıkarıldığı bir ‘jeo-tur’ olabilir. Taksim Anıtı’ndaki kaideden başlar Atlas Pasajı’ndaki taşlara kadar gider. Tematik başka gezilere ihtiyacımız var. Kültür Yo- lu’ndaki her bir yapıyı ben olsam başka yapılarla birbirine bağlardım. Kimse eski eserlerin şahsi ya da kurumsal olarak sahibi değil. eski eserler halka aittir. Tabii tüm dünya halklarına ait. Yapının dış cephesi kamuya aittir. Dolayısıyla burada yaptığınız her müdahale çok sınırlı olmak zorundadır.


Beyoğlu Kültür Yolu projesinin bir amacı Beyoğlu’nu eski günlerine kazandırmak. Son dönem sosyal medyada ‘Beyoğlu’nu geri alıyoruz’ hashtag’leri gündem olmaya başladı. Gerçekleşen yenilikler gençlerin istekleriyle örtüşüyor mu? Gençlerin öncelikle kimden ne isteyeceklerini bilmediklerini düşünüyorum. Sivil toplum kuruluşları, İBB ve Kültür Bakanlığı taleplerin iletilebileceği muhataplar. Bir kere ne istiyoruz? Beyoğlu’nda gençlerin isteyebileceği en önemli şey; bence ortak çalışma mekanları. Binaların kullanıcısı olmadıkları takdirde sahiplenemezler. Bu ruhu yakalamaları çok mümkün olmaz. Bizim için en büyük zorluk; kendi şehrimizde turist olarak yaşamak. şehrin en güzel taraflarını biz turistlere pazarlamak için uğraşıyoruz. Cumhuriyetle birlikte birçok sarayın okul olması birçok insanın ulaşamadığı yapılara ulaşmasını sağladı. Kabataş Lisesi’nin olduğu yer çıplak ayaklı çocuklara bir mektepti. Feriye Sarayları yetimlere tahsis edildi. Bu çok önemli ve üzerine konuşulmamış bir tavır. En güzel yapılarda bizim bir yerimiz olmalı. Buraları en soylu bir şekilde dönüştürdüğümüzde de orta sınıfa ait olmuyor burası. Ben dünyadaki dönüşümlerin bir kısmının kendi insanını çıkarmadan olduğunu biliyorum. Biz hiçbir zaman hiçbir sosyo-kültürel yapıdaki insanı küçümseyemeyiz. O yapıya zarar vermeden yaşayan her insan o yapının kıymeti ve bir katmanıdır. O yapıdaki insanları sökerek huzur bulunacağını zannetmiyorum. insanı yok sayarak dönüşüm yapamayız.


Kent hafızası üzerine yoğunlaşmış biri olarak Beyoğlu’yla ilgili bir ütopya çizin desem ne söylemek istersiniz? Yapılan her hareketin, hem fiziki hem sosyal anlamda kültürel ve çevresel olarak sorgulandığı bir ilerleyiş istiyorum. Burası tarihi bir sit alanı, burada yaptığınız her büyük dönüşüm başka birçok yapıyı fiziken zorluyor. Toplumsal olarak birlikte çalışmayı bilmiyoruz. Onun için birlikte çalışmayı çok sık vurguluyorum. Ütopya dediğim şey birlikte çalışabilmek aslında. Ben bir kere yerel yöneticilerin, idarecilerin adaletli olmasını diliyorum. Kent mimarlığı üzerine konsensus sağlanmış figürlere ihtiyaç var. O zaman Beyoğlu’na panaromik olarak bakıp sadece çatılarını değiştirmek bile bu şehrin ruhunu değiştirir. Ütopik olan hayalim; disiplinli ve bir arada çalışabilen devlet kurumları ve mimarlar. Bu işi birlikte yaptığımız hissini istiyorum. Biz birlikte bu şehrin özgün kültürel kodlarını yaşayacağız. Beyoğlu’nu korumak için; kolektif olarak tüm tarafların ortak bir görüşe ulaşıp delinmez kararlar almasına ihtiyacımız var.




Seda Özen Bilgili, ‘Biz hiçbir zaman hiçbir sosyo-kültürel yapıdaki insanı küçümseyemeyiz. O yapıya zarar vermeden yaşayan her insan o yapının kıymeti ve bir katmanıdır. O yapıdaki insanları sökerek huzur bulunacağını zannetmiyorum. insanı yok sayarak dönüşüm yapamayız.’ diyor.



















IstanbulArtNews | Ocak 2022

378 görüntüleme0 yorum