• Yalın Alpay

Bill Fontana, Arter’de İstanbul’u dinletiyor

İstanbul’un seslerinin alışılmadık deneyimi ‘İo’nun Yeni Sesi’, kentin gürültüsünü, her daim akıntıdaki dinamik Boğaz sularının derinliklerinde kaydedip, kentin suyu statik şekilde depoladığı tarihi sarnıçları ile diyaloğa sokan bir ses heykelinin çok ekranlı, çok kanallı bir ses ve video yerleştirmesi. 10 Mart’ta açılan sergi, 4 Aralık’a kadar sürecek.


Bill Fontana, ‘İo’nun Yeni Sesi’, çok kanallı ses ve video yerleştirmesi, değişken boyutlar, 2019–2022, Arter Koleksiyonu

Doğa olaylarından, canlılardan, mekanik ve dijital makinelerden kaynaklanan sesler herhangi bir armoni gözetmeksizin, alabildiğine rastgele şekilde üst üste binerek farklı mekanlarda, o mekanların öğelerinden oluşan korolar aracılığıyla farklı gürültüler üretirler. Bu uğultu, sesleri alımlayan öznenin bulunduğu konuma, seslerden fiziki olarak ne kadar yalıtılmış olduğuna, ses yoğunluğuna, uzaklığına ve kendi duyum özelliklerine göre farklı kombinasyonlardan oluşur. Herhangi bir şekilde kaydedilmediğinde, doğadaki hiçbir tekil sesin ya da üst üste yığılan seslerin gürültüsü aynı şekilde tekrarlanamaz. Her deneyim özgün ve tek seferliktir. Sesler olabildiğince biriciktir. Müzisyenlerin armonik kaygılardan uzak durarak, doğal haldeki sesleri ve kombinasyonları, gürültüler arasından yalıtıp, onları minik ses parçaları olan notalar şeklinde sınıflandırmaları ve notaları kurgul biçimde, bu kez bir melodi oluşturacak düzende bambaşka dizilimlerle birleştirmeleri sonucunda armonik sesler ortaya çıkar. Bestecinin, atomize edilerek notalara indirgenmiş ve sınıflandırılmış sesleri doğal akışla değil, kendi zihninin tasarımıyla sıralaması, insan yapımı olan besteyi ortaya çıkarır. Vahşi ve gem vurulamaz görünen gürültü, soyut bir şekilde parçalarına ayrılarak yapısöküme uğratılmış ve zihnin armonik bir yeniden sıralaması/düzenlemesi aracılığıyla sabitlenmiş bir sesler dizilimine dönüştürülmüştür. Kayıt tek nolojisi bulunana dek sesler hiç değilse notasal dizilimler olarak kağıda kaydedilmiştir. Kurgul gürültü, artık birebir olmasa da, çok benzer şekilde tekrarlanabilecektir. Kayıt teknolojisinin ardından kurgul ses, artık hiç değişmeden, hep aynı biçimde dinlenebilir hale geldi. Zihnin bir tasarımı olarak yapay şekilde üretilen ve kayıt sayesinde sayısız kez yeniden, aynı şekilde dinlenebilen müzik, tek seferlik doğal seslerin aksine ölümsüz bir biçime kavuşmuş gibidir.


Kentin öz gürültüsü küresel olanın kurgul kayıtları Özellikle kayıt teknolojisinin ardından kurgul sesler, yoğun nüfus barındıran kasabalar, kentler ve metropollerde günlük yaşamın doğal seslerinden daha fazla duyulur hale gelir. Tren duraklarındaki anonslar, ambulans sirenleri, kapı zilleri, telefon çağrı sesleri, kenti kulaklıklarıyla deneyimleyen öznelerin kullandıkları dijital müzik uygulamalarıyla gelen milyonlarca şarkı, tv-radyo programlarının ve reklamlarının müzikleri, ev ve ofislerde izlediğimiz ekranlar bizi kurgul olmayan doğal seslerden alabildiğince uzaklaştırırlar. Bu uzaklaştırma, kentin doğal sesinin kısılması kadar, kurgul olanların kurgulolmayanları bir süre sonra duyum eşiğinin dışında kalması istenilen bir gürültüymüş gibi algılamamıza neden olmasından da kaynaklanır. Kişi İstanbul’u deneyimlerken, Berlin Flarmoni Orkestrası’nın bir 17’nci yüzyıl İtalyan Operası yorumunu, Lübnanlı Feyruz’un, Paris’teki bir konser kaydını, Aşık Veysel’in Si- vas’ta bestelediği ve yorumladığı bestelerini dinlemekte, Koreli bir pop şarkıcısının müziği İstanbul’un tek seferlik doğal seslerini bastırmakta, kentin öz gürültüsü küresel olanın kurgul kayıtlarına yenilmektedir. Kurgul, armonik ve konforlu olan, rastgele, kakofonik ve konforsuz olanı süpürmektedir. Fakat aslında kentin konforsuz görünen sesleri bir alımlama sorunu olmasın? Kenti otobanlardan, gürültü kirliliğine bulanmış kamusal mekanlardan, koşuşturan insanların uğultusundan, kentin can çekişen noktalarından başka yerlerde dinlemeye fırsatımız, arzumuz, zamanımız olmadığı için kentin gerçek sesi ilan ettiğimiz bu devasa çirkin uğultu, kenti hep aynı sorunlu mekanlarda dinlememizden ileri geliyor olamaz mı? Doğal sesleri atomize ederek minicik parçalar halinde ele almayı akıl eden insan zihni, kentleri başka mekanlar dolayımında duyarak, onunla başka türlü duyumsal bir iletişimi kurmayı da akıl edemez mi? Öyle görünüyor ki bu izlekten yola çıkan Arter’in Kurucu Direktörü Merih Fereli, İstanbul’un doğal seslerinin farklı mekanlar arası ilişkiler çerçevesinde bambaşka duyma deneyimleri üretebileceğini düşünerek, bu olasılıkları duyulur kılmanın olanaklarını yoklamaya karar veriyor. Fereli’nin sanatçısını bulabilmesi de, gündelik yaşam gürültüsünün İstanbul’un daha önce insan işitimine açılmamış bölgelerinde duyulmasıyla ortaya çıkabilecek alternatiflerini ararken, Portekiz’deki bir etkinlik sırasında bu düşüncesini Bill Fontana’ya açarak ona İstanbul’u yeni duyumsal deneyimlerle buluşturacak bir ses heykeli üretmesi teklifiyle gerçekleşiyor.

İlk senfonisini 12 yaşında yazan ancak çalınamayacak bir parça olduğu gerekçesiyle parçası icra edilmeyince müzikle ilişkisini kurgul müzik inşa etmekten, hali hazırda bulunan sesleri buluntu birer nesne gibi ele alarak sesi heykelsi bir malzeme olarak değerlendirmeye yönlendiren Bill Fontana, “ses heykelleri” şeklinde nitelediği yapıtlarını felsefe, sanat ve teknoloji arakesitinde üretmesiyle tanınıyor. Bunlar, “Akustik Görüntüler”. Fontana, gündelik yaşamımızı çevreleyen, gürültü olarak algıladığımız ortam seslerini bağlamlarını değiştirerek, inceliklerini ve müzikalitelerini deşifre etmek üzere armonik ve anlaşılabilir biçimlere dönüştürüyor. Gerçekleştirdiği ses yerleştirmelerinde müzik üretimini kurgul besteler aracılığıyla yapmak yerine, dinleyicilere ortamın kendi seslerine odaklanmayı öneriyor. Bu odaklanmanın gerçekleşebilmesi adına da bu seslerin bize tanıdık formlarını ve birkaç bağlamını değiştirerek, onları kulağımıza ve deneyimimize yabancılaştırıyor. Böylece dinleyiciler, gündelik yaşamlarını kuşatan o çok tanıdık olan ve bu yüzden aşırı duyarsızlaştıkları sesleri yeni bir ses olarak deneyimliyor. John Cage’in de öğrencisi olan Bill Fontana, Cage’in bir vârisi olarak sesleri bestecisinin otoritesinden azat ediyor. Özne olarak besteciyi ve performansçıyı geri çekerek, başrolü or- tamın seslerinin toplamına bırakıyor. Romantizm’in “dâhi” sanatçısını, doğada ve ortamda olanın lehine özel biri olmaktan düşürüyor, performansı anonimleştiriyor. Artık ne bestekar, ne de virtüöz bir baş özne; seslerin tümü, o sesleri üreten anonim her varlığın toplu bir performansı olaraköne çıkıyor. İcra etmenin dinleme lehine geriye alınması bu. Bill Fontana’nın ses heykelleri, müziği bir çalım performansından çok, bir dinleme performansına tahvil ediyor.


‘Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz’ Boğaz, İstanbul’da yer alsa da, statik bir kara parçası gibi (ki kara parçalarının çok yavaş da olsa dinamik olduklarını biliyoruz) durağan bir İstanbul bileşeni değildir. Taşıdığı alt ve üst akıntılarla sürekli olarak Karadeniz, Ege Denizi ve Marmara Denizi yönlerinden beslenip, aynı yönleri besler. Boğaz’ı örten sular, İstanbullulara hep aynı suymuş gibi görünseler de, tıpkı Herakleitos’un “aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözünde olduğu gibi, bambaşka sulardır: Aynı Boğaz’a iki kez bakılamaz. Farklı yönlere atılan sürekli akıntılarıyla ürettiği kinetik enerjiyi, İstanbul’un ortasından geçerken kentin tamamına yayan Boğaz, bir yandan da sürekli hareket halinde ki İstanbul’dan enerji alır. Her bir devinimin çıkardığı ses dalgaları Boğaz’ı ve kenti alabildiğine düzensiz, rastgeleliklerle saçılmış bir heterojen gürültü akınına uğratır. Bu ses dalgalarının bir kısmı insan kulağının duyma eşiği olan 20 – 20.000 Hz. aralığındayken, bir kısmı da bu eşiğin dışında kalan infrasonik ve ultrasonik seslerden oluşur. Tüm bu düzensiz, birbiri üzerine yapışan, bazen birbirine ket vuran, bazen birbirini daha da azdıran ses dalgaları dev bir kent uğultusu yaratır: İstanbul’un coğrafi doğasından, beşeri nüfusundan, barındırdığı insan dışı biyolojik varlıklardan, insan üretimi makinelerden türeyen atonal, çoğu kez aksak ritimli, kulağımızı kente verdiğimizde bizi hırpalayan, bir curcuna, bir patırtı. Fakat bu uğultu deneyimi, onu deneyimleyen kulakların duyma eşiği kadar deneyimin kentin neresinde gerçekleştiğiyle ilişkili olarak da her daim sabitlikten kaçan bir tecrübedir. İstanbul’daki bir özne, kenti kuzeydeki Karadeniz kıyılarından, güneydeki Marmara sahillerinden, doğudaki Alemdağ tepelerinden, batıdaki Çatalca düzlüklerinden, kent merkezinin Taksim Meydanı’ndan, Nişantaşı’ndan, uzun Bağdat Caddesi’nden, geniş Bağcılar ilçesinden duyabilir ve her bir deneyiminde binaların yüksekliklerinden, metro duraklarının alçaklıklarından, hava limanlarının düzlüklerinden etkile-nerek, her semtin kendine özgü gü- rültüsüyle sunulan İstanbul seslerini bambaşka unsurlar bileşkesinde tecrübe edebilir. Fakat yine de kentin tam ortasında bulunmasına rağmen, tüm insan öznelerin İstanbul’u duyma deneyiminin dışında kalmış bir yer vardır: Boğaz’ın derinlikleri.

Bill Fontana

İstanbul’un ortasından akıp giden bir dinamizm Bill Fontana, üst üste yığılmış binalarla ve insanlarla tıklım tıkış hale gelmiş İstanbul’un ortasından geçen suyun düzlüğü ve boşluğu aracılığıyla dev bir sıvı meydan ve geniş nefes alma şeridi olan Boğaz’ın ürettiği sesleri, daha önce hiç deneyimlenmemiş bir bölgeden, insanlardan ve binalardan yalıtılmış Boğaz sularının içerisinden kayıt eder. Fontana, Boğaz’ın farklı noktalarındaki derinliklerden kaydettiği İstanbul sesini, tıpkı sesin kendisi gibi değişmez bir formu olmayan ve saf bir akışkanlıkla Boğaz’dan sürekli gelip geçen suyun dolayımında hapseder. Sekiz kanallı dijital kayıt cihazı, akustik mikrofonlar, hidrofonlar ve ivme ölçerler aracılığıyla elde ettiği bu sesleri, İstanbul’un ortasından akıp giden bir dinamizmin içerisinden alıp, İstanbul’un çok uzun yıllardır statik bir şekilde duran, Bizans döneminden kalan Şerefiye (Theodosius) Sarnıcı ve Yerebatan (Bazalika) Sarnıcı içerisine bırakır. Fontana, İstanbul’da topladığı ses verilerini gece hoparlörlerle sarnıçlarda “yeniden konumlandırarak”, sarnıçların devasa boşluklarından gelen çok çeşitli yankılarla sıra dışı bir karşılık elde eder. Kendisinin “yeni(den) ses(lendirme)” adını verdiği yöntemle İstanbul’un dinamik gücü olan su akıntısı, kentin statik gücü olan tarihi akustik yapılarla bir diyaloğa girer ve bu diyalog, nihai kompozisyon olarak kaydedilir. Bu karşılıklı diyalogda Fontana, arkhe olarak suyu kullanır. Suyun Boğaz’daki doğal akıntısı, dinamizmi, kent için yapay olarak inşa edilmiş, su biriktiren statik sarnıçların akustiğiyle birleştirilir. İstanbul’un sesi, su arkhesiyle yorumlanır ve suyun İstanbul’daki dinamik ve statik hallerinin karşılıklı etkileşimiyle kaydedilir. “İo’nun Yeni Sesi”, İstanbul’un su üzerinden tasarlanmış buluntu sesinin, kentin doğası ve mimarisi bağlamında karşılaştırılarak elde edilmiş bir ses heykelidir.

İstanbul’u Boğaz’ın derinliklerinden kaydetme projesi, bir yapıt olarak ismini Boğaz’ın mitolojideki hikayesinden alıyor. Birkaç farklı versiyonu olan bu Yunan mitolojik öykülemesinde “İo’nun Yeni Sesi”, Zeus’un ölümlü İo’ya aşık olmasıyla başlayan süreçte Zeus’u kıskanan Hera’nın İo’ya zarar vermesini önlemek adına İo’nun Zeus tarafından bir ine- ğe dönüştürüldüğü versiyonu tercih etmiş. Hera bu dönüşümü fark edince İo’dan intikamını, ona bir at sineği musallat ederek almaya girişiyor. İo, bu at sineğinden kurtulmak adına sürekli kaçmaya başlayınca, Antik Yunan coğrafyasının dört bir yanınıdolaşmaya başlıyor. Yunanistan’ın batı kıyısında suya atlayarak kendisini sinekten korumaya çalışan İo, buradaki denizin adının İyon (Ionian) Denizi olmasına yol açıyor. Yüzerek Ege Denizi üzerinden gelip, İstanbul Boğazı’na girdiğinde ise bu kez de adını bu bölgeye veriyor. Bosphorus, Yunanca “inek geçidi” anlamına geliyor. Yani Zeus tarafından ineğe dönüştürülmüş İo’nun kullandığı geçit. Fontana’nın yapıtında bu kez İo’nun sesine kulak kabartıyoruz. Ve bu ses, suyun dinamik ve statik süreçlerini birleştirerek İstanbul’u yankıladığı için kulaklara yeni bir ses olarak erişiyor: “İo’nun Yeni Sesi”. İstanbul’un seslerinin alışılmadık deneyimi “İo’nun Yeni Sesi”, kentin gürültüsünü, her daim akıntıdaki dinamik Boğaz sularının derinliklerinde kaydedip, kentin suyu statik şekilde depoladığı tarihi sarnıçlarıyla diyaloğa sokan bir ses heykelinin, çok ekranlı, çok kanallı bir ses ve video yerleştirmesi.


Tarih tekerrür etmiyor, kendisine yeni olanaklar açıyor Yerleştirme, Arter’in performans salonlarından Karbon’un gelişmiş teknik altyapısı ile işitsel ve görsel kompozisyonlardan oluşan alternatif bir İstanbul deneyimi yaratıyor. Karanlık Karbon odasında ışık, parçalara ayrılmış dev bir küpün iç yüzeylerine yöneltilmiş projeksiyonların oynattığı mikro su görüntülerinden geliyor. Parçalanmış devasa küp, dinamik Boğaz suyunun, statik sarnıçlarca bir yerden sonra muhafaza edilemediğine ve artan basınçla birlikte infilak etmesine gönderme yapıyor. İstanbul’un dinamizmi, statikliği ezip geçiyor. İstanbul tıpkı su gibi sürekli etkileşime girdiği yeni kaplarla başka biçimler alıyor. Tarih tekerrür etmiyor, kendisine her seferinde yepyeni olanaklar açıyor. Geçmişi simgeleyen tarihi sarnıçlar kente ket vuramıyor, kent geçmişinden kopmadan, onunla diyalog halinde, sürekli geçmişini aşıyor. İstanbul’un sesleri, onun aşkın yapısının uğultusu. İo’nun Yeni Sesi’nde, su ile temsil edilen bu sesler, tarihin kendisine açtığı farklı olanakları, şimdiki zamanın getirdiği farklı olanaklarla birleştirerek, sonsuz olasılığa gebe gelecek için çatallanan bir yola tahvil ediyor: kimsenin şimdide bilemediği bir yol, seslerin katetmesiyle kendi biricik olasılığını gerçekleştiriyor. Fontana, “İo’nun Yeni Sesi”nde, varlıkları kendi halleriyle değil, içlerine bırakıldıkları ortamla kurdukları ilişkiler bağlamında ele alıyor; Boğaz ile sarnıçları ses çerçevesinde yapay bir şekilde birleştirip bambas ka bir bağlam elde ederek, sentetik yeni alaşımlar üretiyor. İnfilak etmiş küpün iç yüzeylerine yansıtılmış görüntülerin tümünü mikro çekimlerle bağlamlarından olabildiğince yalıtan Fontana, sesleri ise bağlamı olabildiğince genişleterek en makro şekilde ele alıyor. Böylece çok dar bir su alanını gösteren mikro görseller ile tüm İstanbul’u temsil eden sesler arasında bir gerilim oluşturuyor. Bununla birlikte serginin bir gerilimden çok, armonik bir huzur ürettiğini söyleyebiliriz.

Fontana, daraltılmış bakış açısıyla kesitlere parçalanan görüntüler üzerinde oynamalar da yapmış. Bazı görüntülerde temsil renklerinin dışına çıkmış, bazı görüntüleri ise sentetik yollarla ritmik biçimde çoğaltmış. Soyutlarken ve atomize ederken, bu soyutlanmış ve atomize edilmiş olanın klonlanarak çoğaltılmasında bir homojenleştirme ortaya çıkıyor ve yaşamın aşırı karmaşıklığını yalınlaştırıyor. Görseller ritmik, sade, esrime yaratan; gündelik yaşamı askıya alan yumuşak bir teşhire dönüşüyor. Bu mikro görselleştirmenin ritmik salınımı, Boğaz’ın her şeyden beslenen geniş gürültüsü ve onun sarnıçlarla diyalog içerisindeki nihai sesiyle eklemlendiğinde, ritmik mikro ile saçılmış makro kucaklaşıyor. İstanbul, kendine ait bir formu olmayan suyun (Boğaz’ın) içerisinden, İstanbul’un su depoları (sarnıçlar) aracılığıyla, kendisi de bir form taşımayan sesle birleşiyor.

Küpün iç yüzündeki görüntüler “İo’nun Yeni Sesi”nde, şekli olmayan ses ve su, İstanbul bağlamında bir görüntüsü olsaydı, bu görüntünün neye benzeyeceği konusunu tartışmaya açıyor; onun olanaklarını/ olasılıklarını yokluyor. Küp gibi sabit bir biçimin, su ve ses gibi biçimi sabit olmayanın baskısıyla dağılması, biçimi olanın, biçimi olmayan tarafından biçimbozuma uğratılması, aklımızdaki, gündelik deneyimimizdeki ön yargılı İstanbul biçiminin biçimbozuma uğratılması olarak karşımıza çıkıyor. Kentin alışılageldik yorumunu, alternatif yorumlara açarak bir otorite olmaktan azat ediyor. İstanbul’un gündelik yorumu, yapıbozumla onu sabit tutmak isteyen küp gibi parçalara ayrılıyor ve küpün iç yüzündeki görüntüler ve sesler ortaya çıkıyor. İstanbul’un statükosu, dinamik öğeleri tarafından ters yüz ediliyor. Sergide ses ve müziğe her ne kadar görüntü biçilmeye çalışılsa da, sesin ve müziğin bu sınırlara sıkışmayacağını, biçimsel özgürlüğün biçimsel katılığı ezip geçeceğini gösteriyor. Dinamik olan, statik olanı parçalarına ayırıyor. Statükonun varlığını süreksiz kılıyor. Sakin ve armonik olan su ve ses, tüm sakinliğine ve uyum sağlar görüntüsüne karşın, kendisi gibi olmayan tüm statik ve sabit biçimli yapıları patlatıyor, kendi dinamizmi çerçevesinde onları tekrar tekrar biçimlendiriyor. Statik görünen şeyler, yalnızca su ve sese oranla yavaş dönüşen dinamikler. Merih Fereli’nün küratörlüğünde, Bill Fontana İstanbul’un sakin dinamizmini kaydediyor.


IstanbulArtNews | Nisan 2022

186 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör