• Öykü Terlemez

Bu bienalin merkezinde okumak yer alıyor

Pandemi nedeniyle bir yıl ertelenen ve dijital kanallar aracılığıyla hayata geçirilen 17. İstanbul Bienali, bu yıl farklı lokasyonlarda yer alan yeni mekanları ve uzun vadeli dönüştürücü projeleriyle 17 Eylül-20 Kasım tarihleri arasında izleyiciyle buluşuyor. Bienal, bu yıl tarım ve kompost kavramlarına odaklanıyor.

Ute Meta Bauer, Amar Kanwar ve David Teh küratörlüğünde gerçekleştirilecek olan 17. İstanbul Bienali sanat ve kültür alanında uzun vadeli dönüştürücü projeler aracılığıyla yerel topluluklarla ilişki kurmayı amaçlıyor.

17. İstanbul Bienali 17 Eylül-20 Kasım tarihleri arasında Beyoğlu, Fatih ve Kadıköy’de yer alan bienal mekanlarında sanatseverlerle buluşacak. Hazırlıklarına pandemi sürecinde başlanılan ve bir sene ertelenen bienal, bu yıl tarım ve kompost kavramlarına odaklanıyor. Küratörlüğünü Güneydoğu Asya’dan Ute Meta Bauer, Amar Kanwar ve David Teh’in üstlendiği bienal hakkında İstanbul Bienali Direktörü Bige Örer “Danışma kuruluyla beraber gerçekleştirdiğimiz küratöryel ekibin belirlenmesi sürecinde, Batı dışından sanatsal pratiklere yer vermeyi hedeflemiştik.” dedi. Bulundukları coğrafyalarda yerel faydalar üreten katılımcıların bir araya geldiği bienal programında, yeni diyaloglar kurmak ve mevcut sorunlara farklı bakış açıları kazandırmak amaçlanıyor. 17. İstanbul Bienali Direktörü Bige Örer sorularımızı yanıtladı.


17. İstanbul Bienali hangi konulara odaklanıyor?

Bu sene 17. İstanbul Bienali’ni, Ute Meta Bauer, Amar Kanwar ve David Teh küratörlüğünde gerçekleştiriyoruz. Pandemiyle birlikte çalışmalarımıza başladık. Bütün bu salgın ve krizle birlikte hazırlık çalışmaları gelişti. Tarım ve kompost kavramını ödünç aldık bu bienali hazırlarken. Kompost kavramını bir metodolojik yöntem olarak kullandık. Böyle bir dönemde uzun soluklu araştırmaları ve çalışmaları olan dünyanın farklı coğrafyalarından sanatçılarla, farklı disiplinlerde çalışan katılımcıları bir araya getirerek, onların arasında bir diyalog olmasını ve bu diyalogların da Türkiye’de aynı meselelerle ilgili çalışan kişilerle ve gruplarla buluşmasını önemsedik.


“17. İstanbul Bienali, sanat ve kültür alanında uzun vadeli dönüştürücü projeler aracılığıyla yerel topluluklarla ilişki kurmayı amaçlıyor.” söyleminiz üzerinden bu ilişkinin nasıl kurulduğundan bahsedebilir misiniz?

Bu bienalde sadece güncel sanatçıların işleri yok. Uzun zamandır araştırmaları devam eden katılımcıların bienalden sonra da çalışmalarının devam edeceği bir planlama düşünebiliriz. Bu çalışmalar belirli bir zamanda gerçekleşmiş veya bir kenara kaldırılmış olabilir. Ya da kendi yerel bağlamlarında olumlu anlamda dönüştürücü roller üstlenmiş projeler olabilir. Biz bu projelere İstanbul Bienali vesilesiyle hem destek vermek, hem onlara görünürlük kazandırmak hem de Türkiye’de de aynı konularla ilgili aynı mücadeleler veren, benzer çalışmaları üstlenen kişileri yine farklı projelerle bir araya getirerek onlar arasında bir deneyim paylaşımı ya da birtakım ortak iş birlikleri için bir alan yaratmayı hedefledik. Örneğin Pasifik Okyanusu’nda ve Bantayan Adası’nda balıkçı komünitesiyle birlikte çalışan bir sanatçımız var. Onun çalışmalarını dinlerken aslında biz de Marmara Denizi’nde müsilaja karşı çalışmalarını yürüten akademisyenlerle ve bilim insanlarıyla bir diyalog kurabildik. Bir projeye baktığınızda İstanbul Bienali’nin yerel dünyası içinde birçok tartışılan sorunun gündeme getirildiğini ve o soruların aslında başka diyalogları ve tartışmaları açabileceğini görebileceksiniz.


Bienal çalışmalarına pandemi döneminde başlandı. Bu süreçte ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Evet, dediğiniz gibi bu bienal pandemi sürecinde hiçbirimizin yerinden kıpırdayamadığı, herkesin evinden bilgisayar ekranlarından birbirine bağlandığı bir döneme denk geldi. Aynı zamanda düzenli olarak da toplantılar ve buluşmalar yaptığımız, kimi zaman bir günde saatlerce zamanınızı ekran karşısında ama hep beraber geçirdiğiniz bir dönemdi. Çok fazla kişisel hikayeler ve özel alanlar da girdi. Ve aynı şekilde katılımcılarımız da İstanbul’a uzun bir süre gelemediler. Onlarla da Zoom üzerinden görüşme gerçekleştiriyorduk. Buradaki hissi ve mekanları ekrandan paylaşmaya çalışıyorduk. Çok zorlu bir süreçti. Bienali bir sene erteleme kararını almak durumunda hissettik kendimizi. Sonra seyahatler biraz daha mümkün olmaya başladı. İstanbul’daki her buluşma karşılıklı olarak çok değerli anlardı. Aslında bunu ne kadar özlediğimizi de fark ettik. Fiziksel olarak bir arada olmanın ve çalışmanın birçok olumlu getirisini de tekrar deneyimlemiş olduk. Ama bir yandan da birbirimize, kapalı kaldığımız zamanda “bienal nasıl bir rol üstlenebilir, nasıl bir önemi olabilir, dünyanın gidişatında sanat etkinliklerinin gücü ve önemi nedir, bütün bu sıkışmışlıklar içerisinde sanat nasıl başka bir nefes alanı açabilir”, gibi sorular yönelttik. O anlamda farklı alternatifler olabilecek bir model de geliştirmeye çalıştık. Sonuçlarını siz de göreceksiniz.


17. İstanbul Bienali’nin küratörlerinin Güneydoğu Asya bölgesinden seçilmelerinin bienal üzerindeki etkileri nelerdir?

Küratörlerimizden Ute Meta Bauer ve David Teh Singapur’da yaşıyor. Aslında David Teh Avusturalyalı ama uzun zamandır Güneydoğu Asya’da yer alan farklı ülkelerde çalışmalarını sürdürüyor. Bauer de Almanya doğumlu ama birçok farklı kurumda ve kentte çalışmalarını sürdürmüş olan bir küratör ve yazar. Amar Kanwar, küratöryel ekibin içerisinde bir sanatçı küratör olarak yer alıyor ve Delhi’de yaşıyor. Danışma kuruluyla beraber gerçekleştirdiğimiz küratöryel ekibin belirlenmesi sürecinde Batı dışından sanatsal pratiklere yer vermeyi hedeflemiştik. Her bienalde küratörün çalışmalarını yürüttüğü coğrafyayla beraber çeşitli odaklanmalar olabiliyor. İstanbul’da özellikle Güneydoğu Asya’ya özgü sanatsal pratikleri görebileceğimiz alanlar kısıtlı. O anlamda bienalin önemli rollerinden biri de bizi bu yeni karşılaşmalarla buluşturabilmesi. Geçen bienalde Yedinci Kıta konulu bir sergimiz olmuştu. Ekolojik kriz karşısında sanat kurumlarının nasıl bir rolü olabileceğini tartışmıştık. Bu tabii ki tek bir bienalle çözülebilecek ya da ele alınabilecek bir konu olmaktan çok daha öte. Bu bienale başlarken de yine aynı hedeflerle ya da aynı sorularla yola çıktık ve bu sefer de biraz daha Batı dışındaki coğrafyaların bu sorularla nasıl meşgul olduklarına ve pratiklerine bu sorgulamaları nasıl aktardıklarına odaklandık. Bir yandan da toplumsal dönüşümü gerçekleştirebilmiş olan örnekleri İstanbul’a getirebilmenin önemine inandık. Tüm bunlardan yola çıkarak küratöryel ekibe karar verdik.


Bu edisyonda farklı bölgelerde yer alan çok sayıda mekan kullanılıyor. Bienal mekanlarını hangi kriterlere göre belirlediniz?

Biz her bienalde mekanları yeniden düşünüyoruz. Sabit bir mekanımız yok. Bu bienalde de biraz merkezin dışında mekanlar olmasını önemsedik. Yine pandemi nedeniyle izleyicilerimizin bienalin farklı fikirlerini ve projelerini kendi yaşadıkları mahallelerde de bulabilmelerini önemli bulmuştuk. Zeytinburnu’nda yer alan bir Tıbbi Bitkiler Bahçesi’yle rotamıza başlayabiliriz. Bizim için çok önemli bir keşif oldu orası. Sanatçılarımızdan birinin bir bahçe yaratma arzusuyla o mekanla tanıştık. Onun dışında Tarihi Yarımada’da, Çemberlitaş’ta uzun zaman Emin Barın’ın atölyesi olarak kullanılan bir mekan, bu bienalde karma seratölye ortamlarını orada izleyebileceğiz. Bunun dışında Anadolu yakasında yer alan Müze Gazhane’yi ilk defa bienal mekanı olarak kullanıyoruz. Gazhane geçen ağustos ayında açılmış olmasına rağmen inanılmaz canlılığı olan bir kamusal alan. Yine Gazhane’ye yakın 2014 yılında Suriyeli sanatçılar tarafından kurulan Arthere var. Orası da savaş hikayelerinin farklı metinlerle okunduğu ve farklı programlara kucak açılan bir mekan olacak. İstanbul’un farklı noktalarına yayılmış olan bienal kimi zaman karşınıza bir gazete olarak çıkacak, kimi zaman bir dergi olarak çıkacak, kimi zaman daha alışık olduğumuz bir sergi formatıyla çıkacak. Bienalin kente attığı birçok tohum var diyebilirim.



Yalnızca bienalin gerçekleştiği tarihlerde değil, bienal bittiğinde de devam edecek olan birtakım projeler var. Bu projelerden de bahsedebilir misiniz?

Bazı projeleri hayata geçirme aşamasında bienal sonrasında da devam edebileceklerini de planladık. Bunlardan biri Cooking Sections’ın halihazırda üç senedir çalışmalarına devam ettiği bir projesi. Üretimlerini ve araştırmalarını bienal kapsamında olan bir mekanda fiziksel bir sergiye dönüştürecekler. Aynı zamanda da 17 Eylül’de bir Manda Sütü Festivali düzenleyerek her sene devamlılığını umduğumuz bir pratikleri olacak. Bu sadece bir örnek. Bienal sergileri kapandıktan sonra kurulan diyaloglar ve çok çeşitli iş birliklerinin farklı formlarda hayat bulacağını düşünüyoruz. Örneğin bir Şiir Hattı projemiz var. Türkiye’den 15 şairi bu projeye davet ettik ve 2021 yılı boyunca her ay bir şiir yazdılar. Üretimleri hem şiir kitaplarında hem de kentte yer alan farklı kamusal alanlarda, kimi zaman basılı olarak kimi zaman bir şiir okuması olarak karşımıza çıkabilecek. Kurtuluş’ta yer alan Nostalji Kafe, bu şiir hattı projesinin önemli mekanlarından biri. Oraya gittiğinizde, orada şiirler okunurken bir yandan şiirler üzerine konuşabileceğiniz bir alanın varlığını hayal ediyoruz. Bu şiirler, bienal sonrasında da farklı formlarda okuyucularla buluşmaya devam edecek. Bunun gibi birçok projemiz var devam etmesini istediğimiz. Örneğin, Kuşlar Ne Düşünüyor? diye bir projemiz var ve sadece çocuklara değil hem farklı disiplinlerde eğitim veren öğretmenlere hem de doğayla, hayvanlarla ilişki kurmayı isteyen herkese açık olan bir proje. Böyle bir programın bienal sonrasında da kalıcı olması ve müfredata girebilmesi için çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Bir projeyi düşünürken hem öncesinde hem de sonrasında olabilecekleri düşünüyoruz. Bazı projeler muhtemelen gerçekleşmeyecektir. Bunu da süreç içerisinde kabul etmiştik. Sonuçta biz bir hayal kuruyoruz. Hatta bazı fikirler bizim planladığımız gibi de gerçekleşmeyebilir. Bunu da kompost sürecin parçası olarak kabul ettik.



Dijital kanallar aracılığıyla gerçekleştirilen bu edisyonda dijital işlerin ağırlığı nedir?

Aklıma ilk gelen proje: Yehwan Song’un projesi. Yehwan Song tüm bu süreçte bu projeler üzerine çalışırken, fiziksel olarak bir araya gelmenin hiç mümkün olmadığı durumda katılımcıları birbirlerinin projelerinden nasıl haberdar edebiliriz ve birbirlerine tanıtabiliriz sorusu gündeme geldi. Yehwan Song tüm bienal katılımcılarının çalışmaları üzerine bir araştırma yaparak onlarla ilgili kimi zaman yazılmış metinler ve söyleşilerden seçkiler yaparak bir tür spiral oluşturdu. Bir web sitesi gibi de düşünebilirsiniz. Bu proje farklı bienal mekanlarında bir yerleştirmeye dönüştürülecek. O alana girdiğinizde merak ettiğiniz sanatçıyla ilgili bizim bienal rehberi ve web sitemizde bulacağınız bilgilerin dışında araştırmalara ulaşabilirsiniz. Orada sürekli değişen ve dönüşen bir hat oluşturuluyor. Aynı zamanda bütün katılımcıları da bir araya getiren bir alan. Bu alan farklı katkılarla büyüyebilecek ve gelişebilecek bir yapıya da sahip. Bir yandan o kompostlaşma sürecini de gerçekleştiriyor. Gelecekte de farklı potansiyellerle dijital bir alan olabilir.


Eser seçkisinin dijital kanallar üzerinden belirlenme süreci nasıl ilerledi?

Seyahatin mümkün olmadığı ve uzun bir zaman da mümkün olmayacağını kabul ettiğimiz o zamanda, küratörler daha önceden tanıdıkları ve daha önceden birlikte çalışmış oldukları, ya da Türkiye’den bu alanda çalıştığını bildiğimiz katılımcılarla Zoom üzerinden görüşmeler yaptılar. Akıllarındaki fikirleri paylaştılar. Uzun soluklu derken bunun da altını çizmek önemli: Örneğin zaten bienale davet edilmeden önce de Endonezya’da farklı adalara gönüllü bir şekilde kitap ulaştıran, okuma yazma oranlarını artırmaya çalışan bir katılımcımız var. Onun zaten yaptığı çalışmalar çok değerli. Bu örnek belki dar bir coğrafyada biliniyor ve tanınıyor ama burada yer alması başka diyalogları da alan açabilecek bir durum. Bu tür projelerin yer alması önemli oldu. Fiziksel bir stüdyo ziyareti yapmak mümkün değildi. Türkiye’den katılımcılarla da Zoom üzerinden görüşmeler gerçekleşti. Önceki edisyonlardan farklı bir süreç gerçekleşti.



Bu yıl gerçekleşen edisyonda basılı malzemeler de ön planda olacak. Bu yönde gerçekleşen üretimlerden bahsedebilir misiniz?

Bu bienalde farklı formlarda üretimler de var. Örneğin annelik üzerine çalışmalarını sürdüren Oda Projesi’nin yayını Annex’i bienal kapsamında sunacağız. Yaklaşık 2013’ten beri Oda Projesi’nin üyeleri kapalı gruplarda annelik üzerine özellikle sanatçı anneler veya anne olmayanlarla beraber konuşmalar ve atölye çalışmaları düzenliyorlardı. Onları İstanbul Bienali’ne davet ettiğimizde yapmış oldukları bu çalışmalara Annex’in yeni edisyonunda yer vermek istediklerini paylaştılar. Bizler de bu tartışmanın önemli bir tartışma olduğuna inandığımız için projeyi desteklemek istedik. Diğer bir yayın, Eva Egermann’dan Crip Magazine. Sakatlık üzerine tanımlanan, Türkiye’den birçok katılımcının yazıları ve eserleriyle katkıda bulunduğu bir dergi. Diğer yayınımız Hrant Dink Vakfı ve 23,5’la gerçekleştirdiğimiz Mantı Postası. Kayseri’de yasaklanan bir konferansın ardından İstanbul’da yapılan bir Mantı Festivali’nden yola çıkarak yiyecek üzerinden birçok şeyi konuşmanın mümkün olduğu, farklılıklarımızla beraber bir arada yaşamanın yeni yollarını aradığımız ve bunun üzerine düşünen, yazan, araştıran şeflerin, akademisyenlerin üretimleriyle karşılaşacağımız bir yayın. Üç adet dijital bir tane de basılı olarak okuyabileceğimiz bir edisyonu olacak. Bu projelerimizin yanı sıra şiir kitabımız, bienal rehberimiz ve kataloğumuz var. Bu bienalin merkezinde okumak yer alıyor. Farklı bienal mekanlarında karşınıza çıkacak okuma alanları var. Birçok projenin de sergi mekanlarında aslında paylaşabildiklerinden öte söyleyecekleri sözler var. O anlamda da katılımcıların önceki çalışmalarına bakmak, araştırmalarını daha derinlikli bir şekilde okuyabilmek çok önemli. Ayrıca Arthere’da Ayak İzleri adında bir kütüphane kurduk. Çiğdem Öztürk ve Omar Berakdar’la birlikte. Savaş üzerine yazılan metinlerin ve edebiyat kitaplarının İngilizce, Arapça ve Türkçe olarak toparlandığı bir kütüphane oldu. Bienali bir gazete olarak düşünebilir miyiz? Normal bir gazeteyi takip ettiğinizde köşe yazarlarının ve farklı gazetecilerin getirdikleri haberlerle birlikte dünyanız genişler. Birtakım ilgi duyduğumuz alanlarla ilgili okumaların yanı sıra hiç bilmediğimiz şeyler karşımıza çıkar ve üzerine düşünmeye başlarız. Bienal bu anlamda okumaktan keyif aldığınız bir gazete gibi. Bienal, hem ilgi duyduğumuz alanlarla ilgili daha derinlikli şeyler sunan ama aynı zamanda belki düşünmediğiniz alanlarda da yeni soruları aklımıza getiren bir gazeteye dönüşebilir mi, sorumuz da vardı. Sanırım tüm sanatçıların farklı basılı malzemeleri aracılığıyla hazırladıkları yayınlar, aynı zamanda bienal mekanlarındaki okuma odaları bu rolün nasıl üstlenilebileceğiyle ilgili çeşitli egzersizler yapılmasına sebep oldu.



IstanbulArtNews | Eylül 2022

156 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör