• Hüseyin Gökçe

Buluntu nesnelerin içindeki ses dünyası

Güncelleme tarihi: 8 saat önce

Hüseyin Gökçe


Ünlü piyanist David Tudor’ın tasarladığı ve besteciler John driscoll ve Phil Edelstein tarafından bir ses yerleştirmesi olarak geliştirilen ‘Yağmur Ormanı v (varyasyon 3)’ Arter’de Melih Fereli küratörlüğünde izleyiciye sunuluyor. 20 buluntu nesne havada asılı bir şekilde dururken, içlerine yerleştirilmiş sesler titreşerek büyülü bir atmosfer yaratıyor.


David Tudor ve Composers Inside Electronics, Inc. ‘Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)’ Fotoğraflar: Orhan Cem Çetin

Arter’in Karbon adlı “siyah küp” performans salonunda sergilenen ve bir ses yerleştirilmesi olarak geliştirilen “Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)” büyük şamandıralar, Paris raketi, su kabağı çubukları, kano küreği, bakır kazan gibi 20 farklı buluntu ve yapılandırılmış nesneden oluşuyor. Nesneler havada asılı bir şekilde dururken, izleyiciler bu nesnelere dokunabiliyor, kulaklarını dayayıp daha önce seslerin titreşimini deneyimleyebiliyor, sakin ve huzurlu bir ortamın meditatif etkisiyle baş başa kalabiliyor.

Bu etkileşimli eserin hikâyesi ünlü besteci David Tudor’ın koreograf Merce Cunningham için bir dans müziği olarak 1968 yılında bestelediği “Yağmur Ormanı” adlı çalışmasına dayanıyor. lk önce küçük bir masanın üstünde dört ile sekiz nesneye ses verilerek kurgulanan eser, zamanla başka nesnelerin eklendiği bir seriye dönüşüyor. 2009 yılında Composers Inside Electronics, Inc’in (CIe) parçası olan besteciler John Driscoll ve Phil Edelstein “Yağmur Ormanı V”i yaratıyorlar. Arter’de ise bu serinin üçüncü varyasyonu gösteriliyor. Serginin küratörü Melih Fereli sergi hakkındaki sorularımızı yanıtladı.


Elektronik müziğin ve ses yerleştirmelerinin öncü isimlerinden biri David Tudor. “Belli kalıplarla ifade edilemeyecek bir sanatçı”. Tudor’ın sanatı hakkında ne düşünüyorsunuz?

David Tudor genelde olağanüstü yetenekli bir piyanist olarak tanınmıştır; özellikle John Cage’in neredeyse tüm eserlerinin dünya prömiyerlerini gerçekleştirmiş olması, ustalığındaki derinlik ve kapsam hakkında yeterli bir işarettir bence. Cage’in her dönemin yorumcularını zorlayacak grafik nota yazımının kolaylıkla üstesinden gelebilmiş, hatta bu bağlamda Cage’in beste sürecine ciddi boyutta katkılar yapabilmiş olmasını çok çarpıcı buluyorum. John Cage’in güvenebildiği yegâne icracıydı David Tudor; nitekim Cage bir söyleşisinde “Tudor yazdıklarımdan benim hayal edemediğim bir müzik yarattı,” diyerek onu olmazsa olmaz bir konuma yüceltmiştir. Ancak Tudor’ı sadece piyanizmi üzerinden tanımlamaya çalışmak çok eksik kalır; zira özellikle Merce Cunningham’la çalışmaları sonucu dans müziği besteciliğin- deki yaratıcılığı halen öncülüğünü korumakta. Müziğe genel anlamda ses/gürültü/sessizlik üzerinden yaklaşımının, sanat ve teknoloji arasındaki ilişkiyi irdeleyen ve sürekli araştıran bir derinliğe işaret ettiği unutulmamalıdır. David Tudor’ın aynı zamanda Jackie Matisse, Molly Davies, Sophia Ogielska gibi başka sanatçılarla yaptığı işbirliklerinin de ne kadar önemli olduğunun güçlü kanıtlarını şimdilerde Salzburg’daki Museum der Moderne’de yer alan Teasing Chaosadlı sergide görmek mümkün. Bu muhteşem piyanistin aynı zamanda bir besteci, Zen Budisti, elektronik mühendisi ve hatta bir gurme aşçı olduğuna ilişkin ayrıntıları keşfetmenizi hararetle tavsiye ederim. Sorunuzdaki tanımlama Tudor’ın sanatçılığını çok net bir biçimde özetlemektedir: “Belli kalıplarla ifade edilemeyecek bir sanatçı” ...


“Yağmur Ormanı” her ne kadar David Tudor’ın ismiyle anılsa da serinin başlangıç hikâyesinde çok önemli isimlerin katkısı var. Bu serinin hikâyesinden bahseder misiniz?

“Yağmur Ormanı” 1968’de koreograf Merce Cunningham tarafından besteci David Tudor’a bir dans projesi müziği olarak sipariş edildi; koreografisini Merce Cunningham’ın üstlendiği, elektronik müzik bestesini David Tudor’ın yaptığı, Andy Warhol’un gümüşi yastıkları ve Jas- per Johns’un kostüm tasarımlarıyla hayat bulan bu eser, yıllar içerisinde CIe bestecileri John Driscoll ve Phil Edelstein tarafından kendine özgü ahengi ve güçlü heykelsi varlığıyla kendi kendini icra eden bir ses yerleştirmesi olarak geliştirildi. Bu sürecin başlangıcının 1973’te Chocorua’da David Tudor’ın düzenlediği ve John Driscoll ile Phil edelstein’in yanısıra Bill Viola, Linda Fisher, Martin Kal ve, Ralph Jones ve Susan Palmer gibi sanatçı/müzisyenlerin katıldığı bir atölye çalışmasına kadar uzandığını hatırlatmak isterim. Sonraki yıllarda gerçekleştirilen canlı performanslarda Paul DeMarinis, Ron Kuivila, Takehisa Kosugi, Matt Rogalsky gibi isimler de projede yer almış. Pek çok önemli sanatçıyı peşinden sürükleyen bir yapıt olduğu muhakkak.


Arter’in “Yağmur Ormanı”yla tanışması 2016’da Varşova Modern Sanat Müzesi’nde sergilenen iki numaralı varyasyonla olur; bu yapıt Salzburg’daki Museum der Moderne’nin koleksiyonuna katılır. Bir numaralı varyasyon MoMA, dört numara ise MAC-Lyon koleksiyonundadır.

Tudor bu seriyi sonraki nesillere devretmek için bir grup genç müzisyenle 1973 yılında bir araya geliyor. Bu birlikteliğin seriyi ne yönde etkilediği ve değiştirdiğini düşünüyorsunuz?

David Tudor bir idealistti; bireysel araştırmaları sonucu kaydettiği ilerlemeleri gençlerle paylaşmayı kendisinin sanata ve müziğe bakışının sürdürülebilirliğinin garantisi olarak görüyordu bence. Ondaki yaratıcılığın cazibesine kapılan gençlerle kurduğu samimi ilişki ve derinlikli diyalog sadece “Yağmur Ormanı”nı değil, Tudor’ın sanata bütünsel bakışını da yaşatmaktadır. Arter’deki sergi etrafında düzenlediğimiz çeşitli panel ve atölyelerin çocukları dahi angaje edebilecek unsurlar içerdiğine tanıklık edebilmiş olmasını ne kadar isterdim.


“Yağmur Ormanı” serisi için gündelik ve buluntu nesnelerin önemi hakkında neler söylersiniz?

“Gündelik ve buluntu” tanımının ihmal edilen bir yönünün “rastlantısallık” olduğunu düşünüyorum. Kendi yaşamım boyunca edindiğim deneyim ve zaman zaman yaptığım geriye dönük değerlendirmeler, tesadüflere verdiğim fırsatlar sonucu odaklandığım hususların hayatıma çok önemli zenginlikler kazandırdığına işaret etmektedir. “Yağmur Ormanı”nın evrilmesinde buluntu nesnelerin içindeki gizli ses dünyasını keşfe yönelik bilinçli bir araştırma- cı akıl yatmaktadır. Tudor bunu bir matematikçi/fizikçi disipliniyle ama sanki sıradan tesadüflerle edinilmiş bir kazanım edasıyla yaparken, hepimizin içindeki merak uyandırma sürecinin kolay oluşuna da vurgu yapıyor. Tek gereken bunu arzulamamız. Bundan sonra herkesin kendi “Yağmur Ormanı”nı yaratabileceği bir dönem gelirse, şaşırmayalım.


Tudor ve arkadaşlarının sanat yapma edimlerinin ses ve performans sanatlarına olan etkisinden de biraz bahseder misiniz?

Tudor ve arkadaşlarının ses ve performans sanatlarına etkisini, daha ziyade yaratı süreçlerini değiştirici nitelikleri üzerinden değerlendirmek gerektiği düşüncesindeyim. Hayatımızın estetikle genel ilişkisinin görme duyumuza öncelik verdiği kesin; oysa sanatsal üretimin ilişkilendiği bağlamlara daha güçlü yanıtlar verebilmesinin dinlemekten geçtiğini iddia etmek bence mümkün. İçgüdüsel tepkilerimiz, herkesten çok kendimizi ifade etmeye yöneltiyor bizleri; oysa çok güçlü bir edim olan dinlemeye işaret eden Tudor ve arkadaşları sayesinde sanatsal üretim, öğrenilmiş şablonların dışında arayışlara, işbirliklerine ve çeşitliliğe alan açılması çabaları kadar, “ötekileştirme” baskılarına karşı direnişi de güçlendiriyor. Bence bu sayede sanat empatiyi de içeren bir açılıma ve düşünce biçimine daha yakın seyrediyor artık. Penone gibi bir heykel ustasının Vuslat Foundation tarafından geçtiğimiz günlerde Venedik’te düzenlenen Generous Listening adlı paneldeki sözleriyle “malzemeye tahakküm etmekten ziyade, malzemenin kendi doğasının akışına ve bunu ifade edişine izin veren anlayışın ardında ‘dinlemek’ edimi yatıyor. Dokunmak kadar, dinlemek de eşitlikçi bir arayış ifade ediyor.” “Yağmur Ormanı” tam da bu düşüncelerin vücut bulduğu bir yapıt. Beynimizin dokunma ve işitme duyularımızı işleme biçimlerinin aynı olması, bu eserin deneyimlenmesindeki doğal sinestezik çarpıcılığı açıklıyor bence.


John Cage’in “mutlak bir sessizliğin imkansızlığına” odaklanan önermesi ses ve sessizlik üzerine ne söylüyor? Bu önermenin bu seriye bir katkısı olduğu söylenebilir mi?

John Cage’in bu önermesi bizi şartlanmışlıklarımızdan uzaklaşmaya yöneltiyor bence. Odaklanmadığımız sürece, duyduklarımıza gürültü deyip geçme ihtimalinin yüksekliği gizli kalmış sessiz aralıklar ve armonik tınlamalara yabancılaşmamıza yol açıyor. Sesin değerini veren sessizlik bence; birbirinin zıddı hiç olmasalar da, Cage’e göre ikisini birbirine bağlayan önemli bir unsur var: süre. Cage’in bu önermesinin “Yağmur Ormanı”na doğrudan bir katkısının olduğunu düşünmüyorum; ancak Tudor’ın araştırmacı kimliğini tetiklemiş olabilir belki.


Bu kadar önemli bir serinin bir parçasının Arter’in özel koleksiyonuna dâhil olma süreci nasıl oldu?

Arter’in “Yağmur Ormanı”yla tanışması Nisan 2016’da Varşova Modern Sanat Müzesi’nde sergilenen iki numaralı varyasyonla oldu; bu yapıt daha sonra Salzburg’daki Museum der Moderne’nin koleksiyonuna katıldı. Bilindiği üzere, bir numaralı varyasyon MoMA, New York ve dört numaralı varyasyon da MAC-Lyon koleksiyonunda yer almaktadır. Arter’in gerek koleksiyonunda gerekse genel program anlayışında önemli bir odak oluşturan ses/müzik/gü- rültü dikkate alındığında, “Yağmur Ormanı” gibi güçlü bir yapıtın mevcut varyasyonlarından birini koleksiyonumuza katmak yönünde çaba sarfetmemek olmazdı. Kolay bir süreç olduğunu söyleyemeyeceğim; ancak sanatçılar John Driscoll ve Phil Edelstein’in Arter’e inancı, kararlı ve cömert duruşlarının yanı sıra David Tudor Trust’ın telif yöneticisi Mimi Johnson’ın desteğiyle bu alımı gerçekleştirebildik.


Eserin, Arter’in Karbon salonunda sergilenmesinin özel bir sebebi var mı? Karbon salınımına karşı yağmur ormanının önemine dair bir vurgu olabilir mi?

Elbette özel bir sebebimiz var; “Yağmur Ormanı”nın mevcut dört versiyonu genelde beyaz küp galerilerde, duvarlara yansıyan gölgelerin, eserin algılanışını daha da derinleştirdiği bir anlayışıyla sergilenmiştir. Oysa Arter’in Karbon adlı teknik anlamda çok donanımlı performans salonu hiç doğal ışık almayan 400 m2’lik bir “siyah küp”tür. 1998 yılında lincoln Center’daki yerleştirmede bu yaklaşımın dışına ilk kez mecburiyetten çıkılmış ve bir siyah küp ortamında eserin canlı bir performansı yapılmışsa da, “Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)”ün dünya prömiyeri açısından Karbon biçilmiş bir kaftan bence; mekanın hacmi, eserin fiziksel anlamda da büyütülmesine ve potansiyel görkeminin vurgulanabilmesine olanak sağlıyor. Aydınlat- manın dramatik vurgusu ile izleyiciyi meditasyona davet eden müziğin bileşkesinin daha iyi deneyimlenebileceği bir başka mekan hayal edemiyorum. Salonumuzu adlandırma arayışları sırasında Karbon adını daha ziyade enerjiye ve tarihlemeye olan vurgusu nedeniyle tercih etmiştik; karbon salınımına karşı yağmur ormanlarının önemine dair bir vurguyu siz çok güzel düşünmüşsünüz! Bundan sonra size kredi vererek bu vurguyu da yapabilirim doğrusu...


Çok onore olurum ben de. Sergiyi ilk deneyimlediğimde ulu bir ağaca sarılma ihtiyacı hissetim. Daha sonra da uyumak istedim. Meditatif bir etkisi var. merak ediyorum Melih Bey, bu eserle ilk karşılaştığınızda sizde ne türden duygular oluştu?

Bu tepkilerinize hiç şaşırmıyorum; neredeyse 50 yıl öncesinin felsefesinin ürünü olmakla beraber, güncelliğini ve tazeliğini halen koruyan bir muhteşem yapıt “Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)”. Etkileyici karakterine Karbon’daki sergileme biçiminin de çok büyük katkısı olduğu David Tudor’la yakın çalışmış ve muhtelif panellerimizde yer almış pek çok sanatçı tarafından da ifade edildi. Yapıtın dört numaralı varyasyonunu 2019 baharında MAC-Lyon’da ses işlerine odaklanan büyük bir proje dahilindeki sergilenişi sırasında deneyimleyebilmiştim; geriye baktığımda Lyon’daki izlenimimin, Karbon’daki deneyimlemenin heyecanından uzak kalan bir boyutta olduğunu söyleyebilirim. Eserin sıkışık hissedilmesine yol açan boyutlarda bir beyaz küpte sergileniyor olması, algının genişletilmesi amacıyla duvarlara yansıtılan gölgelerin yoğunluğu sonucu ortaya çıkan görsel karmaşa kanımca bir dezavantajdı. Bu ziyaretim Arter’in koleksiyonundaki 3 numaralı varyasyonu fark yaratacak bir biçimde sergilemeye yönelik kararlılığımın pekişmesine yol açtı. MAC-Lyon’daki karşılaşmada gözlerimi kapatıp daha çok nesnelerin ses dünyasının zenginliğine odaklanmaya çalıştım. Oysa Karbon’daki sergilemede görsellik ve seslerin manzumesi etkileyici olduğu kadar, bu unsurlar bibirlerinden bağımsız olarak da çarpıcı bir estetiğe sahipler. Ofise geldiğim her sabah erken saatlerde “Yağmur Ormanı”nda 15 dakika meditasyon yapıyorum; günüme enerji katan bir zenginlik bu! Bildiğiniz üzere ambisonik bir mikrofon üzerinden bu yapıtın sesini 7/24 web sayfamız üzerinden yayınlıyoruz; evimde çalışırken de bu ortamdan uzak kalmadığım için gerçekten çok mutluyum. “Yağmur Ormanı”nın özellikle içinden geçtiğimiz zorlu pandemi döneminde ulu ağaçlara sarılma ihtiyacımızı daha da tetikleyen bir evreni olduğunu ben de hissediyorum.


“Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)”te CIE’nin parçası olan besteciler John Driscoll ve Phil Edelstein’ın imzaları var. Onlar bu seriyi geliştirirken hangi varyasyonu göz önünde bulundurdular?

John Driscoll ve Phil Edelstein 1973 Haziran’ında David Tudor’ın, Chocorua’da düzenlediği ilk atölye çalışmasından itibaren “Yağmur Ormanı”nın evrim sürecinin tümünde yer almış iki besteci/sanatçı olduğunu unutmamak gerekir. Sorunuzun kısa yanıtı elbette “Yağmur Ormanı IV” olurdu; ancak arka plandaki bilgilerin önemli olduğunu düşündüğüm için araştırmacı okuyuculara daha fazla ayrıntı verebilmek isterim. Merce Cunningham tarafından David Tudor’a bir dans projesi bağlamında sipariş edilen “Yağmur Ormanı”nın State University of New York, Buffalo’da 1968 yılında gerçekleştirilen ilk performansı, David Tudor ve Gordon Mumma tarafından yapılmış. Yapıtın konser versiyonu sonraki yıllarda “Yağmur Ormanı IV” olarak 140’ı aşkın defa danssız seslendirilmiş; 2009 yılında ise besteciler kendi kendini icra eden Yağmur Ormanı V”i yaratmışlar. Yapıtın muhtelif versiyonlarının numaralandırılmasına 1980 yılına kadar ihtiyaç hissedilmemiş ve her seslendirilişte eser sadece “Yağmur Ormanı” olarak anılmış. Ancak 1980’de küratörlüğünü René Block’un yaptığı ve Berlin Güzel Sanatlar Akademisi’nde gerçekleştirilen Für Augen und Ohren (Gözler ve Kulaklar için) sergisi kapsamındaki performanstan kayıtlar 1981 yılında edition Block tarafından bir lP olarak yayımlanmak istendiğinde, David Tudor’ın yapıtının Merce Cunningham’ın dansı için hazırlanmış orijinal “Yağmur Ormanı” kaydından ayırt edilebilmesi ihtiyacı belirmiş ve Tudor’ın eserinin “Yağmur Ormanı IV” olarak isimlendirmesine karar verilmiş.


“Yağmur Ormanı” serileri her mekanın niteliklerine göre şekillenen bir yapıt. Sergi kurulumunun yoğun emek isteyen bir süreçte gerçekleştiğini tahmin ediyorum. Arter’deki seriyi kurarken neleri göz önünde bulundurdunuz? Nasıl bir ekiple

çalıştınız? John Driscoll ve Phil Edelstein sergi kuruluma nasıl bir katkı sundular?

Daha önce de değindiğim üzere, “Yağmur Ormanı V”in bir ve iki numaralı varyasyonlarını deneyimledikten sonra bu yapıtın sergilenişinde Karbon adlı performans salonumuzun fark yaratacağına kesinlikle inanmıştım. Sanatçılar 2019 yazında Arter’in 9 Eylül’deki açılış sergileri- ne odaklandığımız bir dönemde İstanbul’a bir keşif ziyareti yaptılar. Bu sırada kendilerine bu görüşümü heyecanla açıkladığımda pek şaşırdılar; mekanın eser için çok büyük olduğu düşüncesindeydiler. Ayrıca, eserin asılmasında ve aydınlatılmasında da güçlüklerle karşılaşılabileceğinden kaygı duyduklarını belirttiler. Bu kaygılarına cesaretle direndim ve bu eserin ilk defa hakettiği bir yaklaşım ve ölçekte sergilenmesi fırsatıyla karşı karşıya olduğumuz yönünde kendilerini ikna etmeye çalıştım. Teknik zorlukların yetenek ve tecrübelerine çok güvendiğim ekip arkadaşlarım sayesinde kolayca aşılacağını zaten biliyordum; ama esas zorluk kanımca mekan/eser arasındaki ölçek dengesizliğini ortadan kaldırmakla ilgiliydi. Bu bağlamda önerim de esere ciddi bir müdahale gerektiriyordu; kendilerine saygımdan biraz ürkek bir üslûpla eserin ve heykel-nesnelerin ölçeğini büyütmeyi önerdim.


Melih Fereli
“Yağmur Ormanı”nın mevcut dört versiyonu genelde beyaz küp galerilerde, duvarlara yansıyan gölgelerin, eserin algılanışını daha da derinleştirdiği bir anlayışıyla sergilenmiştir. Oysa Arter’in Karbon adlı teknik anlamda çok donanımlı performans salonu hiç doğal ışık almayan 400 m2’lik bir “siyah küp”tür.

Kendileri New York’a döndükten sonra yaptığımız muhtelif görüşmeler sonucunda önerilerim kabul görmeye başladı; eserlerin asılması sürecinde bu yaklaşımı gözden geçirebileceğimizin rahatlığı içine tam girdiğimiz sırada pandemi başladı ve vaka sayıları hız kesmeyince sergile- me takvimimizi tamamen değiştirerek “Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)”ün açılışını Eylül 2020’ye öteledik. Tahmin etmediğimiz bir ilave zorlukla karşılaşacağımız hiç aklımıza gel- memişti: sanatçılarımız enstalasyon sürecinde maalesef yanımızda olamayacaklardı. Bu durum eserin ölçeğinin büyütülmesi, Karbon’la ilişkisinin dengelenmesi ve genel anlamda mekana yerleşimi bağlamında sergi küratörü olarak bana aslında önemli ölçüde bir özgürlük bırakırken hepimize çok daha büyük sorumluluklar da yüklüyordu. İtiraf etmeliyim ki, son derece di- siplinli bir ön hazırlıktan sonra Karbon’a girişimizden dokuz gün sonra gecemizi gündüzümüze katarak çalışıp ekipçe kendimizi eserin tüm görkeminin içinde bulacağımızı başlangıçta hayal bile etmek zordu. Bu yapıtın bir Shakespeare draması yaklaşımında aydınlatılması, heykel-nesnelerin gölgelerinin sadece zemine koreografik bir anlayışla düşürülmesi gerektiği fikrimi uzun yıllardır birlikte çalıştığım çok yetenekli ışık tasarımcısı arkadaşım Kemal Yiğitcan’la paylaştığımda yanıtı sadece “Anlıyorum, bana güvenin ve bırakın,” oldu; sonuç nefes kesiciydi... Attığımız her adımda ses ve görsellerle ilgili aşamaları cep telefonlarımızdan sanatçılara canlı yayınlarla aktararak geri bildirimlerini aldık. Bu bağlamda yaşadıklarımız, aramızdaki yedi saatlik farka rağmen bizleri yormaktan ziyade bir ilki yaratıyor olmanın heyecanı ve gururuyla hepimizi ödüllendiren bir süreçti. Anlayışları için John Driscoll ve Phil Edelstein’e, adanmışlıkla çalışıp zoru başardıkları içinse sergiler ve teknik birimlerimizdeki ekip arkadaşlarıma minnet duygularım sonsuz. Hepsiyle gurur duyuyorum!


Buradaki serinin Arter’de gerçekleşen küratörlüğünü yaptığınız Dinleyen Gözler için sergisiyle de bir bağı var. Orada izleyiciler için harika bir çalma listesi hazırladınız. “Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)” için de okurlar ve izleyiciler için küçük bir çalma listesi yapsanız, kimlere yer verirdiniz?

“Yağmur Ormanı”nı neredeyse bir diptik gibi Dinleyen Gözler için sergisiyle bir diyalog halinde izleyiciye sunmak benim bakış açımdan önemliydi. Bu iki sergi elbette kendi başlarına da mükemmel işliyor; ancak ardı ardına deneyimlendiklerinde birbirlerini tamamlayan unsurların çok daha etkileyici bir iz bıraktığını düşünüyorum. Dinleyen Gözler için sergisindeki eserlerin pek çoğunda ses/müzikle güçlü bir bağ olduğu kolayca gözlemlenebiliyor olsa da, yapıtlarda genelde sessizlik hâkim; amaç izleyicinin eserlerdeki sinestezik karakteri keşfetmesine fırsatı vermek. Bu nedenle oyuncu bir yaklaşımı benimseyerek bir çalma listesi hazırlamam doğal karşılanabilir. Oysa “Yağmur Ormanı” çok güçlü ve özgün bir ses evreni sunuyor; müzikal anlamda hiçbir müdahaleyi veya önermeyi yapmak istemeyeceğim bir evren bu. Bu bi- riciklikler zenginliğine matematik üzerinden bir açıklama getirmek isterim: “Yağmur Ormanı”ndaki 20 heykel-nesnenin her biri için ellişer ses dosyası mevcut; bu dosyaların tamamen rastlantısal bir biçimde nesnelere gönderilmesiyle sağlanan titreşimlerden kaynaklı seslerden oluşan kombinasyonların sayısı ‘20x50!’ (1000 faktöriyel) ile eşdeğer. Özetle 1 rakamının yanına 249 adet sıfır ekleyerek bulacağınız bir sayıdan bahsediyorum. Aynı ses kombinasyo- nunun tekrarlandığını işitmemiz için ömrümüz yetmez. Hâl böyle olunca, bir çalma listesi önermek haddimi aşmak olur. Ama sanatçılar izin verse, iki şey yapabilmeyi isterdim “Yağmur Ormanı” bağlamında: Birincisi Penone’nin taş taşıyan bronz ağaçlarından birini titreştirmek ve sesini Karbon’a katmak; ikincisiyse toplumumuzda sesini çıkaramayan büyük bir kitleyi kendilerini ifade etmeye çağırıp oluşacak söylem bütünlüğünü bir çalma listesi olarak sunmak. Belki duyması gerekenler tarafından duyulurdu.


IstanbulArtNews | Ocak 2022

206 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör