• Mehmet Kahraman

Çoklu mekanlarda ayrılan dallar

Süreci yaklaşık üç yıl önce gelen bir davetle başlayan Sarmaşık , Başak Şenova’nın küratörlüğünde Zilberman Gallery’nin İstanbul’daki tüm sergileme alanlarına yayılıyor. Şehri adeta ismi gibi saran ve 14 Eylül’den 1 Aralık’a kadar sürecek olan sergide galerinin temsil ettiği sanatçıların da yer aldığı bir seçki sunuluyor.



İstanbul’da eylül ayındaki sanat takvimi çok hareketli geçecek. Bu takvim içerisinde dikkat çeken sergilerden biri de Zilberman Gallery’de Başak Şenova küratörlüğünde gerçekleşecek olan Sarmaşık. Açılışı 14 Eylül’de yapılacak olan sergi Zilberman Gallery’nin Mısır Apartmanı’ndaki iki sergi alanının yanı sıra galerinin geçen sene açtığı Piyalepaşa’daki yeni sergileme mekanını da kapsayan geniş ölçekli alana yayılıyor. 1 Aralık tarihine kadar görülebilecek sergide Heba Y. Amin, Omar Barquet, Burçak Bingöl, Yane Calovski, Ramesh Daha, Memed Erdener, Didem Erk, Fatoş İrwen, Zeynep Kayan, Azade Köker, Bronwyn Lace, Marcus Neustetter, Larry Muñoz, Maarit Mustonen, Egle Oddo, Erkan Özgen, Bochra Taboubi, Cengiz Tekin, Simon Wachsmuth, Verena Miedl-Faißt ve Nirual Kenabru’nun işleri yer alıyor. Küratör Başak Şenova sergiye ve gelecek planlarına dair sorularımızı yanıtladı.


Sarmaşık sergisinin ortaya çıkış süreci nasıl gelişti?

Sergi süreci yaklaşık üç yıl önce Moiz Zilberman’dan gelen bir davetle başladı. Bu davetini Moiz Zilberman ve galerinin İstanbul ekibiyle sık aralıklarla buluşarak kurduğumuz bir diyalog izledi. Dolayısıyla sergi bu diyalog üzerinden bir sarmaşık gibi dallanıp, budaklanarak gelişti. Serginin kavramsal çerçevesinin çıkış noktası ise, Alexís O. van Tlön tarafından kaleme alındığı düşünülen bir el yazmasında “sarmaşık” üzerine geçen bir pasajdı. Van Tlön, sanat ve bilimin kesiştiği alanlara odaklanan, bilim insanı ve sanatçılardan oluşan, benim de dahil olduğum The Zone adlı bir kolektifin üzerine çokça çalıştığı bir isim. Viyana merkezli Institut für außergewöhnliches Archivwissen Wien tarafından yakın zamanda keşfedilip gün ışığına çıkarılan el yazmasındaki pasaj, sarmaşık kelimesinin Arapçadaki “asheka” telaffuzunun, Türkçedeki “aşk” (aşırı ve şiddetli aşk) kelimesinin köküne dönüşümünü detaylandırıyor. Metnin mantıklı olduğu kadar şiirsel olan düşünce örgüsünde van Tlön, “Sarmaşık çevrelediği ağacın suyunu emer, kurutur, zayıflatır. Bazen aşırı sevgi aşığın hayatla bağlantısını kesmesine, aşığı solmuş bir bitki gibi yorup kurutmasına sebep olur.” diyerek başlıyor. Ardından, kurduğumuz güçlü bağların hayatta kalmak için nasıl hayati öneme sahip olabileceğine, bir bitkinin yaşam için nasıl bir direnç sembolü olabileceğine dair satırlarla devam ediyor. Bu düşünceyi harabeler üzerine kurduğu bağlantılarla zenginleştirirken, bir zamanlar yaşananların en güçlü göstergelerinden biri olan harabelerin, geçicilik duygusunu sabitlediğinden söz ediyor. Ona göre harabelerin yaşamı geride kalana bağlayan tek yoldaşı ise sarmaşık. Bu düşünceden hareketle, sergi, bir sarmaşığın eş zamanda ve mekanda var olan çoklu anlatılara, bakış açılarına, varlıklara ve gerçekliklere ayrılan dallarını, esrarengiz ve paradoksal çağrışımlarını takip ediyor.

Zilberman Gallery’nin farklı mekanlarına yayılacak serginin küratöryel anlamda mekanla ilişkisine dair neler söyleyebilirsiniz?

Üç mekanda —Zilberman İstanbul, Zilberman-Project Space ve Zilberman Selected—yer alan işler, mekansal, zamansal, bölgesel ve zihinsel paylaşımlar aracılığıyla birbirine bağlanıyor. Bu bağlantılar aracılığıyla, mekanların şehrin farklı bölgelerinde birbirlerine çapraz referanslar vereceğini düşünüyorum. Elbette, sergiyi kurgularken beni yönlendiren ilk öge mekandı. Serginin büyük bir kısmı sergilenecekleri mekanı da düşünerek üretilen yeni işlerden oluşuyor. Bu mekan farkındalığının yanı sıra, benim için önemli bir nokta da sanatçıların birbirlerinin üretiminden ve işlerinden haberdar olmasıydı. Farklı konu ve mecralarda iş üreten ancak tamamı uzun süreli araştırma ve gelişim süreci sonucunda ortaya iş çıkaran sanatçılar sergide yer alıyor. İşlerin arasında hem şekle, hem içeriğe, hem sanatsal üretim metotlarına, hem de bağlamlara dayalı benzerlikler söz konusu. İşler sergide fiziksel olarak da birbirlerine yakın duruyor ancak mekanlarda uyguladığım renk paletinin çizdiği sınırlar, alanlarını imliyor. Renklerin dışında her mekanda devam eden işler, ya da tekrarlayan unsurlar var, dolayısıyla bu üç mekan hem çok belirgin hem de sessiz referanslarla birden fazla katmanda buluşuyor.

Sergiye davet ettiğiniz sanatçılara nasıl bir süreçten sonra karar veriyorsunuz?

Bu sergi için ilk kaynağım elbette ki Zilberman’ın sanatçı listesiydi. Daha önce belirttiğim gibi üç yıla yayılan bu süreçteki ilk adımım bu listeden sergi bağlamında birbiriyle diyaloğa girebilecek sanatçı ve işleri araştırmak oldu. Bir kısmını tanıyor ve zaten takip ediyordum, onlarla tek tek bağlantıya geçtim, çoğu çevrimiçi gerçekleşen bir seri toplantı ile tam bir seçki oluşturdum. Bu sürece öncelikle galeriye katılan Erkan Özgen ve Cengiz Tekin ile başladım. İkisi de çok sağlam yeni işler ürettiler. Onlarla bu süreci yaşamak benim için oldukça keyifli ve eğiticiydi. Galerinin davet ettiği diğer sanatçılar ise benim halihazırda çalışmakta olduğum isimler. Onları İstanbul’da özellikle de bu sergi bağlamında bir araya getirmek, çok uzun zamandır hayalini kurduğum bir plandı.

Viyana gibi sakin bir şehirde yaşarken İstanbul gibi aşırı ve şiddetli bir şehir için oluşturduğunuz ve mekansallığa odaklanan bu sergide bu iki kentin ilişkisine dair neler söyleyebilirsiniz?

Viyana ve İstanbul bambaşka iki dünya. Elbette İstanbul’un baş döndüren hızı, ne kadar hazırlıklı olursanız olun sizi şaşırtmayı beceren, her an karşınıza çıkan değişiklikleri, engelleri ve sürprizleriyle Viyana’nın neredeyse sizi hep yavaş gelişen bir film karesinde hissettiren hızı ve değişmeyen çehresi arasında çok büyük bir algı farkı var. Bu algı hareketlerinize, günlük alışkanlıklarınıza ve hatta düşünme şeklinize yansıyor. Yine de İstanbul’un etkisi her anlamda hep ağır basıyor; ben nerede sergi yaparsam yapayım, İstanbul bir şekilde hep sergiye sirayet ediyor.

Son olarak yakın zamanda yapacağınız ya da üstünde çalıştığınız başka projeler var mı?

Bu sergiyle eş zamanlı olarak üzerinde çalıştığım, Andrea Cusumano tarafından geliştirilip, yönetilen, performans üzerine kurgulanan, BAM (Biennale Arcipelago Mediterraneo) Akdeniz Takımadaları Bienali’nde, Palermo’da Egle Oddo ve Gry Worre Hallberg’dan sorumlu küratör olarak çalışıyorum. Bu bağlamdaki iki sergi ve performans serisi de hemen Sarmaşık sergisinin ardından 23 Eylül’de gerçekleşecek. Aynı çerçevede, Oslo’da Aarhus Üniversitesi’nin yürüttüğü, Avrupa’dan seçilen 23 yüksek lisans öğrencisinin yer aldığı bir eğitim programında görev alıyorum. BAM Bienali dahilinde Palermo’da bu öğrencilerle de çalışacağım. Şu anda Avusturyalı sanatçı Barbara Holub’un monografisinin editörlüğünü yapıyorum, bir yılı aşkındır üzerine çalıştığımız bu kitap ekim sonunda baskıya girecek. Berlin’de bulunan Kunsthaus Dahlem’in Erich Buchholz üzerine geliştirdiği proje dahilinde dört sanatçı ve tasarımcı ile çalışıyorum: Ali Cabbar, Ariane Spanier, Marcus Neustetter ve Neda Firfova. Ürettikleri posterler, 2023 yılının ocak ayında düzenleyeceğimiz bir etkinlikle eş zamanlı olarak bu kurumda sergilenecek. Bir taraftan da Viyana Uygulamalı Sanatlar Üniversitesi’nde Misafir Profesör olarak araştırmaya dayalı bir eğitim platformu olan Ahtapot Programı’nı yürütüyorum. Program ortaklarından biri SAHA Stüdyosu ve Çelenk Bafra da küratörlerden biri olarak programda yer alıyor. Üç yıllık yoğun bir programın ardından ekim ayında sonuçlanacak olan bu platformun kitabına çalışmaya başlayacağız. Bu kitap önümüzdeki yıl haziran ayında yayınlanacak. Yine ekim ayında yine aynı üniversitede David Chisholm ile 42 ay sürecek olan bir araştırma projesine başlıyorum. FWF Avusturya Bilim Fonu tarafından desteklenen Sanata Dayalı Araştırma (PEEK) projesi olan Atlas, müzik ve görsel sanatların çakıştığı alanlarda yol alacak.


IstanbulArtNews | Eylül 2022

64 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör