• Oğulcan Yiğit Özdemir

Farklı görme biçimlerine bir davet

Can Aytekin’in 21 Mayıs tarihine kadar Versus Art Project’te izleyiciyle buluşan sekizinci kişisel sergisi Bugünkü Program, Metin Erksan’ın iki filminden (‘Sevmek Zamanı’ ve ‘Ayrılsak da Beraberiz’) seçilmiş kareleri, onu gecikmiş bir galayla onurlandıracak bir biçimde, el işçiliğini ön plana çıkartan bir düzenleme ve resimlerle bir araya getiriyor.

Can Aytekin, ‘İsimsiz’, kağıt üzerine karışık teknik, 235x295 cm

Nisan ayında sıcak bir öğleüzeri, sergi alanında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde gravür atölyesini Yasemin Nur Erkalır ile birlikte yürüten Can Aytekin ile be- raberiz. Bizlere, son kişisel sergisi Bugünkü Program’ı anlatması için buluşuyoruz. Sergide devasa büyüklükte, Bizans ikonalarını andıran portrelerden taşınabilir resimlere ve alanı boydan boya kesen bir duvar üzerindeki kolajlardan, asamblajlardan ve film karelerinden alınmış olan eskizlere kadar envaiçeşit, kendi tabiriyle neredeyse efemerayı da andıran bir seçkiyle karşılaşıyoruz. Türk sanat tarihinin içerisinde, sadece iki sinema filmi özelinde (“Sevmek Zamanı” ve “Ayrılsak da Beraberiz”) dolaştığımız sergi mekanında sanatçı bizlere eşlik ediyor ve modern Türk sanatının ikona geçmişiyle kurduğu bağlardan, Doğu - Batı ikilemleri ve iklimlerinden bahsedi- yor. İşlerini büyük bir şevk ve merakla yürüten Can Aytekin’in bu noktada sinema tarihiyle kurduğu özgül bağa şahit oluyoruz. Daha önce, Arter’in (bugün Meşher adıyla izleyiciyle buluşan) önceki mekanında gerçekleşen Boş Ev sergisinde hem resmin içerisindeki hem de sergileme mekanı anlamında mekanla kurduğu problematik ilişkiye aşina olduğumuz Can Aytekin, bu sergide de benzer sorular üzerine eğiliyor. Adeta bir kağıt toplayıcısının iştahı ve bir ressamın titizliğiyle çalışan Can Aytekin ile sergisi üzerine konuştuk.


Geçtiğimiz sergilerinize nazaran daha farklı bir üretim süreci söz konusu, kolajlar, asamblajlar var. Biraz bahseder misiniz bu değişiklikten? Bu benim sekizinci sergim. Bir önceki sergi 2019 yılında Tophane’de, Riverrun’da açılmıştı. O serginin adı Gelecek Program’dı. Aslında bu sergi onun bir devamı. Konu aynıydı aslında, resmin bir hikayesi olabilir mi diye düşündüm. İlk sergilerimde tapınak resimleri, kaya re- simleri, bahçe resimleri; Tersyüz sergilerinde hep yazı, resim ve mimarlık arasında bir ilişki vardı. Tersyüz sergisinde ise tamamen soyutlanmış formlar olmasına rağmen mesele aslında yüzdü, bir binanın yüzü, bir insanın yüzü gibi aslında bir şeyin tersi ve yüzünün ne olabileceğini sorguluyordum. Tersyüz, yine Versus Art Project’te sergilediğim ahşap baskılarla yaptığım bir seriydi. Buradaysa yüzler sinema, pozlar ve Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” filmi bağlamında tekrar konu oluyor. Arter’deki Boş Ev sergisinde bir mekan meselesi, fiziki galeri mekanı ve resim arasındaki ilişkiyi konu edinirken, bu sergide sokak galeriye taşınıyor. Gene bir mekan problemi devam ediyor.


Dolayısıyla bu Yeşilçam referanslarına dönüş, mekanın sizi yönelttiği bir durum. Versus Art Project’in içerisinde bulunduğu sokak sizi bu temaya yönlendirdi. Şüphesiz. 2016 yılında yapmıştım Tersyüz sergisini, orada da bir mekan düzenlemesi vardı. Sonrasında aynı mekanda farklı sergilemeler nasıl olabilir diye düşünmeye devam ettim. Galeri mekanı aynı olmasına rağmen ben her sergide bunu bir parça değiştirmeyi istiyorum.


Mekansal bir bellek tazeleme söz konusu o halde? Bu sergide ön salondaki pencereler açık; sokağın sesleri, İstanbul Sinema Müzesi’nin içindeki Atlas Sineması’ndan çıkan kalabalığın sesleri bu mekana ulaşıyor. Ayrıca arka pencere de açık, o nedenle yıkılan sinema salonları da görülebiliyor. Ama bu bir enstalasyon değil, elimizde kağıt malzemeden üretilmiş filmle ilgili parçalar var, hep birlikte boşlukları da olan bir puzzle oluşturuyorlar.


Metin Erksan sinemasıyla kurduğunuz kişisel bağa dair bir şey söyleyebilir misiniz? Metin Erksan “Sevmek Zamanı” filmini 1965’te kendi bütçesiyle çekiyor ve asla gösterime girmiyor. Erksan aslında İstanbul Üniversitesi’nde sanat tarihi okumuş ve bu hikaye “Hüsrev ile Şirin”den geliyor. İlginç bir anekdot olarak “Hüsrev ile Şirin” aynı zamanda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın doktora tezinin konusu ve okuldan Erksan’ın hocası. Bu dönemde Sezer Tansuğ, Mazhar Şevket İpşiroğlu, Yüksel Arslan, Ömer Uluç da bu çerçeve içinde düşünülebilir. Filmde ise bir Doğu hikayesini alıp, o dönemki sinema diliyle siyah - beyaz çekiyor, bu beni çok etkiledi çünkü gerçekten bir auteur sineması. “Susuz Yaz”, çok önemli tabii... Berlin’de ödül alıyor. Ben bu filme yıllar sonra bir gala yapma fikriyle başladım. “Afişleri, sinema feneri olsa nasıl olurdu?” sorusunu sormak istedim. Nostaljiye düşmeden o dönemin tekniklerini kullanmak istedim çünkü o dönem müthiş bir yaratıcılık var. Her şey elle, büyük bir emekle, zanaatle yapılıyor, hızlıca ve ertesi güne yetiştiriliyor. Müthiş bir ortak üretim var, matbaayla ilgili baskı tekniklerini içeren bu ortak üretim oldukça ilginç. Zaten gravür atölyesinde çalıştığım için baskı, kağıt, kolaj gibi yapıları deneme şansım oldu ve o dönemki üretim biçimlerine öykünerek bir şekilde devam ettirdim.


Sergi bir anlamda “endüstriyel imge arkeolojisi” çalışması, o halde? Tabii böyle bir yorum hoşuma gider, ama söylemek bana düşmez. Sadece şunu hatırlatmak isterim: Bu bina yani Hanif Han da Yeşilçam Sokağı’nda olduğu için aslında filmlerin saklandığı, depolandığı, oradan buradan hâlâ afişlerin çıktığı bir han. Bu galeri mekanı da aslında eskiden sinemacıların kullanımındaydı. Hemen yanımızda, film yapımcısı Hürrem Erman’ın yaptırdığı meşhur Erman Han var. Bir çok yapımcının bürolarının yer aldığı bir han. Memduh Ün, Fatma Girik, Lütfi Akad hep buralardaydı. O bakımdan bu söylediğinin bir geçerliliği var bana kalırsa.


Can Aytekin, ‘İsimsiz’, 96x63cm, 2021

Sergide Op-art ve Pop-art arasında bir diyalog da seziliyor, bu sanat arayışınızda ne zamandan beri var? Mekan düzenlemesinden tutun da sergi materyallerine kadar her anlamda arada durmaya çalışıyorum. Bu arada durma meselesi popüler olanla, sen buna Pop-art dedin, çok kişisel olan, çok resme dair olan arasında bir geçiş olabilir mi, bu ilişki nasıl olabilir gibi bir araştırma söz konusu. Burada doğrudan Andy Warhol’a bir referans yok belki ama afiş yapıştıran Mehmet karakterine bakarsanız, (“Ayrılsak da Beraberiz” filminden), aynı Warhol’un düzenlemesi gibi o dönemde tahta perdelerin üzerine hep aynı afişin yapıştırılmasını görebilirsiniz. Dolaylı olarak Pop- art’a bir gönderme, işin enteresanı o sanatla aynı yıllara denk geliyor. Bir de Pop-art’ta seri üretim ön plana çıkmasına rağmen ben el işçiliğini, el izini de kaybetmek iste- miyorum. Bir örnek vereyim: Yine o dönem litografi taşı olmadığı için metal üzerine litografi yapılıyor ve renkler tutmuyor, dolayısıyla baskılarda hep farklılık var. Bu tekrarın içerisinde farklar var. Ya da küçücük dört santimetreye dört santimetre, siyah - beyaz bir fotoğraftan dört metreye dört metre bir sinema feneri yapıyorsunuz ve ister istemez o ölçek, yapan kişiyi doğrudan işin içerisine katıyor.


İlginç bir sergileme tekniği seçmişsiniz, sergi alanını boydan boya kesen bir duvar üzerinde, resimleri bahsettiğiniz afişleme tekniğine benzer bir biçimde izleme fırsatı buluyoruz. Bununla ilgili birkaç söz etmek ister misiniz? Sergilemenin nasıl olacağı, serginin çok önemli bir parçası benim için. Ama bir yenilikten söz edemem. Bu sergileme ve mekan problemi Kurt Schwitters’tan, El Lissitzky’den beri süregelen bir şey. Ama şunu ifade edebilirim, aynı sokaktaki gibi yürümeye davet eden ve odaklanmamış bir görmeyle, izleyicinin o esnada kendi kurduğu açılardan kadrajları birleştirmesine ve görme biçimini kendisinin kurmasına olanak tanıyacak şekilde sergiyi düzenlemeye çalıştığımı söyleyebilirim.

Bugünkü Program sergisi, 21 Mayıs tarihine kadar Versus Art Project’te, Pazar ve Pazartesi günleri hariç, 10:00 – 18:00 saat aralığında görülebilir.


IstanbulArtNews | Mayıs 2022

70 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör