• Özüm Ceren İlhan

Figürlerin yok olduğu yerde gölgelerin başlangıcına uzanmak

Gösterge insanları’ ile mücadelesinden vazgeçerek kompozisyonlarındaki figüre veda eden Yusuf Aygeç, 15 Mart’ta galeri MERKUR’de gerçekleşen Mekanlar Tercihlerin Gölgesidir isimli altıncı kişisel sergisiyle bu defa düşünce sisteminde tanımlayamadığı gölgelerin başlangıcına uzanıyor. Sergi 30 Nisan’a kadar ziyaret edilebilir.


Yusuf Aygeç, ‘Varın altında yokluk, yokun altında varlık’, tuval üzerine yağlıboya, 200x135cm, 2021

“Fark ettim ki gerçekten savaştığım şey iyilik ve kötülük; ikisi de birbirlerinin içerisinde yer alıyor” diyen Yusuf Aygeç, genel olarak kötülüğü çağrıştıran gölgelerde dahi iyi olana dair bir arayış sergiliyor. Bu sergideki bütün mekanlar doğaya ait görünse de hepsinin tasvir ettiği şey yine insanın kendisi. Üretimlerinde yarattığı ipuçları ile kolektif hafıza, benlik, element ve insan karakterlerini sorgulayan sanatçı aynı sisteme sahip insan ile doğanın işleyişini, busergiyle tek bir mekanın varlığında birleştiriyor. Kullandığı renk paleti ve malzemelerindeki kontrastlıkla insanın görme biçimine vurgu yapan Yusuf Aygeç ile sergi ve üretiim pratiğine dair konuştuk.


Mekanlar Tercihlerin Gölgesidir, C.A.M. Galeri’de gerçekleşen Mekanın Ruhu (2020) serginizin devamı olarak konumlanıyor. Bu bağlamda güncel serginiz, mesele edindiğiniz konular ile onları sergileme biçiminize bir öncekinden farklı olarak nasıl bir yaklaşım geliştiriyor?

Mekanın Ruhu’nu gösteremedik diye düşünüyorum çünkü o sergi beş gün açık kalabildi ve pandemideki kısıtlamalar nedeniyle de kapandı. O dönemler üretimlerimdeki sorgulamaları insan üzerinden yapıyor ve bunları figür ile gösteriyordum. Sonrasında, uyguladığım bu sistemi faşizan bulmaya başladım. Düşündüğüm, hissettiğim ve kurguladığım bir sistem olsa da duvara astığım eser ya da kadrajların içerisinde izleyicinin kendi hikayesine alan açamadığını fark ettim. İzleyicinin eser üzerine okumaları direkt benim anlattığım biçimde ve yansıttıklarım ile sınırlanıyordu. Eserlerimde izleyiciyle doğrudan göz teması kuran figürlere rastlıyorsunuz. Söz konusu bakışlar bir noktadan sonra beni de rahatsız etmeye başladı. Pandemi öncesinde yaşanan küresel problemler insanları ve yaşam biçimlerimizi oldukça gerdi. Sanatın ise iyileştirici, sakinleştirici bir tarafı var. Biz de söz konusu problemlerden etkilendik ve gergin-liğimizi sanatımıza da yansıtmaya başladık. Bu kadar uyaran içerisinde biraz sakinleşmeye ihtiyacım vardı. O nedenle resimlerimde de sakinleştirici bir yaklaşım benimsedim. Mekanın Ruhu’nda figürün ve görebildiğimiz bütün diğer mekanların ruhunu işlemeye, onları da sorgulamaya başladım. Ruh dediğimiz şeyin felsefe de dahil hiçbir yerde karşılığı yok. Ruh, bizim hissettiğimiz bir şey. Bedeni ise ayna karşısında görebildiğim bir mekan olarak düşünüyorum. Gözlemlediğim diğer şeyleri de bu yaklaşımla izlemeye başladım. Mekanın Ruhu’nda bir figür resmi, hatta bir anne, ideal bir kadın tasviri vardı. Güncel sergimde ise figür ya da insan tasviri hiç yok ancak eserlerin hepsi insan varlığına karşılık geliyor. Bu sergimi Mekanın Ruhu sergisinin devamı olarak niteliyoruz çünkü bu etkileri ilk sergimde gösteremedim. Marcus Graf ile ilk sergim için çevrim içi bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Orada, fiziksel bir mekanda olabileceğinden çok daha fazla etkleşim aldım. Fark ettim ki dijital bir gerçeklik var ve her ne kadar ondan uzak durmaya çalışsam da kendimi bu mecra içerisinde buluyorum. İlk sergim beş gün açık kaldıysa da o söyleşimizin etkisi ile insanlar üzerinde, bir buçuk ay açık kalacağı süreçten çok daha fazla etki yarattı.


Üretimlerinizde “anımsatıcı imgeler” adını verdiğiniz ipuçları olduğunu okumuştum. Söz konusu ipuçları ile kolektif bir hafızaya işaret ediyor, bu hafıza üzerinden kendi benliğinizi sorguluyorsunuz. Her bir ipucunu element olarak tanımladığınız altın gibi malzemeler de bulunuyor. Bu serginizdeki kolektif bilinç, insan doğası ve elementlerin karşılığı nelerdir? Bütün bunlar sergi ismindeki mekan olgusu ile nasıl ilişkileniyor?

Resim yaparken kendimi görebilme ihtiyacı ile bu durumu sorgulama pratiğim yaklaşık 12 yıllık bir sürece yayılıyor. Üretimlerimde ortak bellek ve bilinç ögelerini önemsiyorum. Her ne kadar gözlemlerim ve hislerimle üretsem de resimlerim belirlibir mekana asılıyor ve bir izleyiciye sunuluyor. O nedenle izleyiciyi hiçbir zaman görmezden gelemem. Yaratılıştan itibaren baktığımız zaman insanın kimyası aynı. Yalnızca yaşadığımız, içinde bulunduğumuz zaman ve koşullara göre hayat pratiklerimiz değişiyor aslında. Son dönemlerde elementlerin karşılığı olarak insan karakterlerini sorgularken doğanın sistematiği içerisinde de insanlığın aynı işleyişe sahip olduğunu fark ettim. İnsanlar için bahsettiğimiz döngü, var oluşlarından bu yana belki de evrimin son aşamasına kadar hep aynı; bizler yalnızca edindiğimiz pratikleri geliştiriyor ya da değiştiriyoruz. Aşk, inanç gibi konularda hissettiğimiz, vücudumuzun verdiği tepkiler hep aynı. Genel itibariyle insanı ve evreni var eden sistemin aynı olduğu, hepsinin tek bir mekan içerisinde sabit olduğu hissiyatına da bu düşüncelerim aracılığıyla ulaşabildim. Öncesinde üretimlerimin Pop- Art olduğu düşünülüyordu. Ben hiçbir zaman böyle bir sanat akımı ile ilgilenmedim, hatta çekici bulmadığım bir sanat akımı diyebilirim. 17’inci ya da 18’inci yüzyıllarda üretilmiş, kutsal ya da dokunulmaz olarak kabul ettiğimiz bazı resimleri inceledim. Yapıldıkları dönem ile yaşadığım dönem arasında bir bağ kurmaya çalıştım. Örneğin; o dö- nemlerde politik bir bağlamda üretilen işin günümüzdeki karşılığını sorguladım. M.Ö. POP ART (Aralık 2013 - Ocak 2014) sergim de aslında bu bağlamda konumlanıyordu. Böyle bir duruşu şu anda da sergiliyorum. Yalnızca figürün üzerindeki kıyafetler, mekan ya da ışığın değiştiğini dü- şünüyorum. Genel itibari ile format hep aynı. Figür odaklı resimlerimde mekanı hiç kullanmıyordum. Figürlerin duruşları, oturuş biçimleri ile ilgileniyordum çünkü o biçimlerin izleyiciye ne hissettirdiğini anlayabilmek benim için çok önemliydi. Bir süre sonra sürekli olarak figüre odaklandığımı, bu nedenle figür ile mekanı aynı kadrajda buluşturamadığımı fark ettim. Bunları üretirken travmalarım,”Ben kimim?”e dair sorgulamalarım vardı. Çocukluk travmalarımın üzerine gittiğimde ise kimsizleştiğim bir sürece uzandım. Hayatımdaki öğretilerin çoğunu reddedip yeni baştan bir sistem yazdım. Ben Tek, Hepiniz! (2016) sergimde baba figürü, aile, baskılar, inanç gibi konular vardı. O serginin ardından resimdeki üreten kimliğimden sıyrılarak yapıtlarıma izleyici gözünden yaklaştım.


İlk dönem üretimlerinizde sanat tarihinde öne çıkan ancak bağlamından koparılan figürlere rastlıyoruz. Yakın geçmişteki üretimlerinizde ise merkezdeki figüratif ögeler tamamen yok oluyor. Pratiğinizdeki bu değişimin sebebi nedir?

Kompozisyonlarımın merkezinde hep bir figür vardı ve gösterge olarak konumlanıyordu. Figürün yok olduğu süreç ise insanlarla barışmamdan kaynaklanıyor. Onları yaptığım dönemde “gösterge insanlar” karşısında sürekli olarak mücadele veriyordum. Fark ettim ki savaştığım şey iyilik ve kötülük; ikisi de birbirinin içerisinde yer alan kavramlar. Gölge kavramı benim için tanımsız ancak genellikle kötü olan ile ilişkileniyor diyebilirim. Nitekim kötülükle ilişkilenen aynı gölgenin içersinde iyi tarafları da görebilmek mümkün. Şu an kompozisyonlarımda işlediğim şeyi gölgelerin başlangıcı olarak tanımlıyorum. Gölgenin mağara duvarlarındaki çizimlerle ilişkisinden bahsettik. Sergideki eserlerimde mağaralardan alıntılar da var. Kurgularımı yaparken kolaj sistemi ile çalışıyorum; bir anda başladığım resimlerin gözleme yayılan bir süreci bulunuyor. Bir şeyi durup izlemek gibi değil bu, hayatın içerisinden bir his yakalamak. Örneğin; konuşmalarımızda açığa çıkan bir hissiyatı buradan çıkıp köşeyi döndüğümde de taşıyor, bende yarattığı bir etki oluyorsa tam olarak onun peşine düşüyor ve kayıt altına almaya çalışıyorum. Üretimlerdeki sorgulama sürecimde bu hissiyatı merak ederek yakaladığım her ne varsa resimlerime taşıyor ve bir araya getiri- yorum. Belirli bir zamanda çektiğim fotoğrafların, okuduğum şiir ya da kitapların bende bıraktığı hislerden kolajlar üretiyorum. Çocuk kitaplarını okumayı çok severim, oradaki görsellerden de esinleniyorum. Gölge beni etkileyen ve düşünce sistemimin tanımlayamadığı bir durum. Bedenimin fiziksel dünyadaki izdüşümü olabilir ancak kendi içimde tanımlayamadığım bir gölge daha var. Gölge; içimizde var olan, kabul ettiğimiz ya da etmediğimiz, farkına varmadığımız taraflar. İyi ile kötünün karma bir biçimi olaraktanımlayabilirim. Mekanlar Tercihlerin Gölgesidir, şu andaki üretimlerimde bir geçiş ve sorgulama sürecim aslında. Güncel sergimi konuşuyor olsak da şu anki pratiğimde bu konuya eğiliyorum. “Gölgeler anlamsızdır, aslını görmedikçe...” şeklindeki kavram ve tanımlama üzerine düşünüyorum.


Her iki serginizde de renk paleti pastel bir bütünlük gözetse de ele aldığınız konulara göre renk ve malzeme seçiminde değişikliğe gidiyorsunuz. Bu sergide kalın bir tabaka halinde uyguladığınız yağlıboya etkisi hemen göze çarpıyor. Bu değişimin sebebi nedir?

Uyguladığım renk sistemi farklı amaçlara hizmet ediyor. En başta bir doğa arayışı görüyorsunuz ancak kullandığım renkler doğada bulunmuyor. Bir ağaç formu resmederken fiziksel bir dünyada göremeyeceğiniz renkleri o ağaç üzerinde kullanıyorum. Bunun bir nedeni de sıklıkla dağa çıktığım, rakımları zorladığım bir pratikten kaynaklanıyor. Fark ettim ki ne kadar yükseğe çıkar ya da yüzeyden uzaklaşırsam, doğanın renk paleti de o kadar değişiyor. Bizim flash tonlar dediğimiz şeyler, zirvelerde oldukça farklı. “İnsanların çeşitli kimyalar ile görme biçimlerini değiştirmelerine gerek yok” şeklinde tanımladığım bir durumdan bahsediyoruz.

Malzeme çeşitliliğim şu şekilde; doğrudan resme başlamak yerine bir eskiz aşaması ve sistem kurgusuna yöneliyorum. İlk önce, yaratmak istediğim kompozisyonu bir kağıda çiziyorum. Ardından yağlı ya da toz pastel ile renklendirmeye geçiyorum. Oradan alıp yağlıboyaya taşıdığım bir süreç var aslında, kağıttaki pastelin olgunlaşmış hâli diyebiliriz. Kontrastlığı da önemsiyorum çünkü aslında hayat, görme biçimimizi geliştirdiğimizde bu kadar yumuşak bir yapıda değil. İnsan öğrenme yetisi ve görme biçimini geliştirdikçe rengi, formu daha farklı görebiliyor. Tanıdığım pek çok sanatçı, söz konusu sorgulamaların ardından kendilerini geliştiriyor, yüzeyde kullandıkları ile insanları etkileyebiliyor. Daha fazla görmeye, hissetmeye çalışıyorum. Farklı malzemeler denemek zorundayım çünkü elime bir malzemeyi aldığımda onun hakkını verebilmek istiyorum. Pratiğime uyabilecek ya da dışında kaldığına kanaat getirdiğim malzemeleri de denemekten yanayım.


Serginizdeki üretimlerin tuval boyutları ile çerçeveyi kullanma şekliniz dikkat çekici. Köşeli formların doğada bulunmayan, insan eli ile üretildiğini düşünürsek serginizdeki yuvarlak ve köşeli formlar insanın doğa ile ilişkisine nasıl bir referans veriyor? Uyguladığım teknik, diyagonalliği hiçbir şekilde kabul etmiyor; fırça vuruşlarım sert ve köşeli. Bu durum hem kendi psikolojimle hem de insanın, doğanın da sert köşeli olmasıyla alakalı. Doğanın sert oluşunda ona karşı koyamadığımız, kendi kurallarını koyabildiği bir durum var. Bu durum insan için de geçerli çünkü sınırlarınıza müdahale eden, hoşunuza gitmeyen ya da istemediğiniz bir şeyde köşeli, sert yanınız hemen açığa çıkıyor. Resimlerde yaratmaya çalıştığım sistem de aslında bununla alakalı. Tuvalin formuna ve teknik tarafa geldiğimizde ise bir astar süreci devreye giriyor. Resmin yüzeyine uyguladığım astarın ardından tuvalin dikdörtgen ya da yuvarlak olması, kompozisyonun bana aktardığı hisse göre şekilleniyor. “Menzil 2” isimli eserimde üç metrelik yuvarlak bir tuval görüyorsunuz. Halbuki tuvalin kendisi ilk başta dikdörtgendi. Resmi yaptıktan sonra tuvale yuvarlak bir form kazandırdım. Tuvalin yan tarafına geçtiğinizde resmin devam ettiği hissiyatı, çevremden duyduğum başka bir yaklaşım. Bilinçli yapmadığım bir eylem olsa da yaptığım resimden kadraj alır gibiyim. O kadrajı aldığım zaman ise iş tuvalin kenarına taşıyor.


Şehrin değiştiği ve dönüştüğü noktalarda sanatı önceleyen bir mekan- dayız. Piyalepaşa’daki bu atmosferi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tür izlenim alanlarının oluşmasını önemsiyorum çünkü bir galerinin niteliği sanatçısınınkini de etkiler. Kendi pratiğim için konuşacak olursak; çok büyük ölçekte resimler yapmak istiyorum ancak bunları sergileyebilecek alanlar tam tersine çok kısıtlı. Öte yandan eserlerimi üretebileceğim mekanlarda da benzer bir sınırlılık bulunuyor. O nedenle bahsettiğimiz oluşumlar, sanatçıyı rahatlatacak alanlar açıyor. Bugün hâlâ tavan yüksekliğini konuştuğumuz bir galeri sistemi var. Bu durumu, butikleşmeden çıkamadığımızın göster- gesi olarak yorumluyorum. Nitekim MERKUR’ün Piyalepaşa’daki yeni mekanı bu açıdan çok iyi durumda. Türkiye’nin dört güçlü galerisi oradaki hatta yan yana. Bu konumlanışın gelen ziyaretçiyi de beslediği düşüncesindeyim.



Yusuf Aygeç, ‘Başını kaldır da bak, boşluk bile mezarlık’, asitsiz kağıt üzerine füzen, 160x140cm, 2021


IstanbulArtNews | Nisan 2022

241 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör