• Oğulcan Yiğit Özdemir

Heykeltıraş Lorenzo Quinn İstanbul’da

Oğulcan Yiğit Özdemir Dünyaca ünlü italyan heykeltıraş ve aktör Lorenzo Quinn, Ocak ayında İstanbul’u ziyaret etti. 2017 Venedik Bienali’ndeki devasa yerleştirmesiyle hatırlarda kalan Lorenzo Quinn’le yaratım süreci, sanat eğitimi, istanbul sanat ortamının geleceği ve kişisel geçmişi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.


Lorenzo Quinn 2017 Venedik Bienali’ndeki ‘Support’ adlı çalışmasıyla dikkatleri çekmişti.

Lorenzo Quinn Barselona’da yaşıyor ve üretiyor. Babası Anthony Quinn’in etkisiyle kendisini genç yaşta sanatın içerisinde bulmuş. İtalya doğumlu, Bernini ve Rodin hayranı. Onunla Maçka’da İstanbul deneyiminden, gelecek projelerinden ve heykeltıraşlık macerasından konuştuk. Bu keyifli röportajın ardından Mayıs ayındaki gelecek sergisi için hazırlıklarını tamamlamak üzere masadan ayrıldı. Artsa ile düzenlenecek olan bu serginin sonrasında Haziran ayında Bodrum için de iyi haberleri olan Quinn için zaman hızlı akıyor. İşte Lorenzo Quinn’le sanat eğitiminden ailesine, yakın zamandaki çalışmalarından kendi kişisel sanat yolculuğuna uzanan söyleşimiz.


Daha önce İstanbul’da bulunmuş muydunuz? Evet. Pek çok sebeple daha önce burada bulundum. Turizm, iş ve anıtsal heykellerimi yerleştirmek için. Bu sefer de Mayıs’taki sergim için buraya gelmiş bulunuyorum. Barselona’daki stüdyo deneyiminizden bahsedebilir misiniz? Orada çalışmak sizin için ilham verici oluyor mu? 25 yıl önce Barselona’ya gittim ve oldukça hareketli bir şehirdi. Bugün aynı şeyi söyleyemem, sanat ortamı ölmüş durumda. Pek bir şey olmuyor. Genel olarak sanat İspanya’da çok ufak bir piyasa. Hükümetten hiçbir ödenek alınmıyor, vergi muafiyeti yok. Madrid’de ARCO adında iyi bir fuar var fakat Barselona’da hemen hiçbir şey yok. Evet, orada yaşıyorum çünkü hayat güzel. Güzel bir atölyem ve güzel bir hayatım var. Dostlarım ve ailem orada, harika bir iklim var ancak iş için orada değilim. İşlerimi orada üretiyorum ama İspanya’da son 15 senedir hiç iş satmadım.


İstanbul’daki sanat ortamının gelecek yıllarda yükseleceğini mi düşünüyorsunuz? Kesinlikle. Bana kalırsa zaten öyle, yanı sıra büyük bir potansiyel var. Biliyorsunuz İspanya 45 milyon, Türkiye 80-85 milyon. İstanbul tek başına 20-22 milyon. Burada olup biten çok şey var. Bu bölge katlanarak büyüyecek, sanat adına çok şey olup bitiyor. Hali hazırda pek çok eser yerleştirdim ve yerel sanatçıyla tanıştım, yaptıklarını görüyorum. İstanbul Bienali çok iyi bir bienal ve yakın zamanda katılmayı da umuyorum. Evet, burada çok büyük bir potansiyel var.


Son İstanbul Bienalinin çevreci bir teması vardı. 2017’deki Venedik Bienali için “Destek” isimli bir eser ürettiniz. Çevre sanatı ve klasik heykelinbir bileşimiydi, büyük ilgi topladı. Bize biraz bu eserden ve üretim sürecinden bahsedebilir misiniz? Çok az zamanım vardı ve başarmış olmam gerçekten bir mucize. Çünkü heykel Venedik Bienali sırasında sergilenmiş olmasına rağmen onun bir parçası değildi. O yılki en ünlü heykel olmasına rağmen Bienalin resmen bir parçası değildim.


Peki başvurmuş muydunuz? Evet ancak cevap “Teşekkürler, almayalım” şeklindeydi. Ben bir Boğa burcuyum ve hayallerinizin peşinden koşmanız gerektiği, vazgeçmemeniz gerektiğine dair bir inancım var. Önemli bir heykel olduğunu düşündüm çünkü insanları iklim değişikliği konusunda etkileyebilir ve bilinçlendirebilirdi ki etkiledi de. Bugün hala bahsediliyor, birkaç okul kitabı yer verdi, 4 yıldır orada olmamasına rağmen her gün basılıyor. Sosyal medyadan “Destek” heykelini payla- şıp beni etiketleyen bildirimler alıyorum. Demek ki epey başarılıydı, hatta beklediğimden bile fazla. Arkasındaki hikaye ise şu şekilde, iklim değişikliği hakkında bir heykel yapmak istiyordum. Problem sürüyor, bir yere gittiği yok, üstelik sorun daha da fenalaştı. İklim değişikliği gerçek. Umuyorum ki bu konuda başka bir heykel de yaparım. Ancak “Destek” özelinde konuşursak, Kasım ayında projeyi sundum, yine Ocak’ta ret mektubunu aldım. Şubat ayında karnaval sırasında Venedik belediye başkanını görmeye gittim, Tanrı’ya şükürler olsun projeyi çok beğendi ve beni destekledi. Ancak şehrin sanat konseyi tarafından da onaylanması gerekiyordu. Tabii artık bekleyemezdim, çünkü onaya kadar bekleseydim heykeli Bienal sırasında sergileyemeyecektim. O yüzden bir kumar oynadım ve heykeli üretmeye başladım. O günü hatırlıyorum, heykeli iki tekneye yükledik ve hala iznimiz yoktu. En- dişeliydim, acaba bize izin verecekler miydi? Bizi endişelenmememiz konusunda temin ettiler ancak izin kağıdı olmadığı için elbette endişelendim. Ardından bir polis botu geldi ve “Tamam, bizi geri çevirecekler” dedim ancak polis botu izinle birlikte gelmişti. O sebeple çok sevindik ve heykeli kurduk. Hayatta başarılı olduğunuzda hep bir parça şans vardır. O günlerde, başkan Donald Trump, Paris Antlaşmasından yeni çekilmişti. Dolayısıyla medya eserimi insanların aslında ne istediğiyle, ne dediğiyle Trump’ın söyledikleri arasındaki tezada dikkat çekmek için kullandı. Bu da başarıyı ateşledi. Bu anlamda da şanslı olduğumu söyleyebilirim.


Peki “Destek” ileride başka şehirleri de gezecek mi? Pek çok insan ve belediyeler eseri satın almak istedi. Çok ilginçtir, Pisa kulesinin yanına yerleştirmek için istediler. Aslında kulenin eğikliği düşünüldüğünde turistik açıdan ilgi çekici olabilirdi, ancak iklim değişikliğiyle ilgisi olmadığı için reddettim. Birkaç koleksiyoner ilgilendi, ancak evlerine veya bahçelerine koymak istiyorlardı. Hayır dedim.


Belki İstanbul için düşünebiliriz? Bu noktada heykel artık yok, onu yok ettim. Yani tarihte bir an olarak var olacak.


Bir esere başlarken ilk ivmeyi size kazandıran şey ne oluyor? Kitap yazmaya benziyor. Öylece bir kitap yazmaya başlayamazsınız. Bir roman mı olacak, epik mi, kurgu mu, biyografi mi olacak bilmeniz gerekiyor. Bir malzemeniz olması gerekiyor, benim için de durum aynı. Heykelim neden bahsedecek. Oturan biri, güzel bir adam, güzel bir kadın, güzel bir pozisyon... Hayır, bir şeylerden bahsetmeli. Ben de diyorum ki, ne aktarmak istiyorum, ne üzerine olacak ve ne anlatmak istiyorum. Ardından o konu üzerine benim hayal gücümü ateşleyen fiiller, sıfatlarla geliyorum; belki birkaç çizim yapıyorum ve heykeli geliştir- meye başlıyorum. Bir sanat eserine başladığımda ne yaptığımı ve eserin neyi temsil ettiğini biliyorum. Pek çok sanatçı tam tersi yönde çalışıyor. Bir heykel veya bir resim yapıyorlar ve neyi temsil ettiğini analiz ediyorlar. Ben öyle çalışmıyorum.


Nasıl malzemeler kullanıyorsunuz? Orijinal eser kil veya plasterden üretiliyor ancak elbette mermerle ve ahşapla da çalıştım. Genelde büyük ölçekli heykellerim için ufak bir model üretiyorum ve günümüz teknolojisiyle taratıyorum. Michelangelo’nun 500 sene önce yaptığı gibi. Tabii mermerden parça koparmak için 30-40 kişi yerine teknolojiden yardım alıyorum. Köpükten parçalar almaya başlıyorum, ardından plasterle veya kille kaplıyorum ve detayları giriyorum. Yani önce küçük bir model yapıyorum, bazen iki veya üç metre uzunluğunda. Sonra büyüğüne geçiyorum. İnsan bedenine, özellikle ellere odaklandığınız pek çok eser ürettiniz. Acaba Rodin ve Bernini’nin yanında Albrecht Dürer de ilhamlarınızdan biri mi? Ah harika. Rodin ve Bernini daha ziyade. Jean Lorenzo Bernini favori sanatçım. Michelangelo’ya, Carpeaux’ya hayranım. Eski klasiklere hayranım ve modernlerden söylediğimiz gibi Rodin. Dürer’inki harika bir desen ve herkes biliyor, herkes çalıştı. Vatikan’daki pek çok heykel beni etkiledi, daha az bilinen sanatçılardan. Ancak elleri çalışmaya başlamamın iki sebebi var. İlki, çocukken çok çizim yapardım ve sol elimi bir model olarak kullanırdım. Tek tarafını yapabiliyorsunuz tabii. İkincisi ise mesajımı iletmek için bir yol açmak ile ilgili. Figüratif sanatı kullanıyorum çünkü insanların sanatımla ilişkilenebilmesini istiyorum. Ancak bazı ülkeler için çıplak figürler yapamıyorsunuz, işlerim dünyanın her yerinde sergileniyor. O yüzden aynı şeyleri sadece elleri kullanarak ifade edebileceğimi keşfettim. Çünkü hepimizin elleri var, ilişkilenebiliriz ve sadece elleri kullandığınızda heykeldeki kişinin ırkını söylemeniz mümkün değil. Böylece gerçekten evrensel işler oluyor. Figürün tamamını yaptığınızda dudaklardan, saçlardan farklı ırklar olduğunu söyleyebilirsiniz, ancak ellerle herkes ilişkilenebilir.


1980’lerde New York’taki Amerikan Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim aldınız değil mi? Vay, ne kadar çok zaman olmuş. Evet, 1983-84 gibi.


Günümüzde güzel sanatlar eğitimi ve sanat ortamı arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz? Evet bu konuda söyleyeceğim çok şey var. Genç sanatçılar bir acele içerisinde ve basamakları tırmanmaktan çok başarılı olmak konusunda endişeliler. Bir mimar olacaksanız mühendislik, ağırlık bilmeniz gerekir, temelinizin sağlam olması gerekir. Çok güzel bir bina tasarlayabilirsi- niz ama onu nasıl destekleyeceğinizi bilmiyorsanız çökecektir. Sanatta da aynı şey geçerli, soyut çalışacaklarsa bile gerekli çalışmaları yapmaları gerekir. Yaratıcıysanız ve yetenekliyse- niz dahi iyi bir teknik arka planınız yoksa yaratıcılığınızı kısıtlarsınız. Bir şey yapmak isteyeceksiniz ve yapamayacaksınız, çünkü nasıl yapılacağını bilmiyorsunuz. Temel şeylerde kalırsınız. Kırk yıl, elli yıl önce bir çocuğa büyüyünce ne olmak istediği sorduğunda genelde cevap polis, itfaiyeci veya doktor olurdu. Bugün hepsi şöhret olmak istiyor. Bütün o safhaları geçip ağır iş yapmadan şöhret olmak istiyorlar. Tiktok, YouTube, tamam ama ünlü youtuberlar bile pek çok çalışma yapıyor. Milyonlarca youtuber var ve yalnızca ufak bir kısmı başarılı. Siz sanatçı bir aileye doğdunuz. Babanız, Anthony Quinn’in sinema kariyeri yanında modernist resimleri vardı. Bu bir artı mıydı sizin için? Yaratıcı bir insan ve çevre tarafından büyütülmek kesinlikle bir artıydı. Babamın kendi stüdyosu vardı, sürekli boyar ve heykeltıraşlık yapardı. Bu bana kesinlikle ilham verdi ve beni etkiledi. Çok küçük yaştan itibaren sanatın içerisinde olmak istiyordum. O yaşta bunun aktör- lük mü, şarkıcılık mı veya ressamlık mı olacağını çok kestiremiyordum. Heykeltıraşlığı çok düşünmemiştim çünkü çok zor ve karmaşık olduğunu hissediyordum. Söylediğim gibibugünün çocukları da kolay yoldan gitmek istiyor, heykeltıraşlık ise çok zordu. Başlangıçta heykeltıraşlık gerçekten öyle. Resmi ve çizimi odanızdan, garajınızından yapabilirsiniz ama heykeltıraşların atölye masrafları, malzeme masrafları vardır. O yüzden başlangıçta kendinizi bir heykeltıraş olarak finanse etmeniz zordur. Başlangıcıma baktığımda o yüzden kesinlikle bir avantaj olduğunu görüyorum. Babam bir dişçi olsaydı ve ben de bir dişçi olmak isteseydim bu işleri kolaylaştırırdı, değil mi?


Babanız sanat dünyasında büyük bir iz bıraktı. Siz de Manos Unidas (Birleşen Eller) adındaki bir STK’yla çalışıyorsunuz. İhtiyaç duyan insanlaraulaşmak konusunda sanat nasıl bir işlev görüyor? Sanatımla pek çok olumlu çabayı destekliyorum. Edinburgh Dükü adında, Türkiye’de de bulunan bir projeyi destekliyorum. Burada yaklaşık 40 bin çocuğa yardım ediyorlar. Kendilerine yeten birer birey olmalarına yardım ediyorlar. Tabii Birleşmiş Milletler için de çalışıyorum, Sınır Tanımayan Doktorlarla da. İyi amaçlar için pek çok müzayede düzenliyoruz. Elbette zamanı olan ve yapabilen kimselerin bu amaçlara destek vermesinin gerekli olduğunu, bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.


Son olarak bize Türkiye ve İstanbul özelindeki gelecek projelerinizden bahsedebilir misiniz? Burada Artsa ile Mayıs başında bir sergi hazırlıyorum. Memnun kaldığım birkaç mekanı birlikte görmeye gittik. Ne yazık ki detayları paylaşamıyorum ancak oldukça heyecanlıyım. İşbirliği yapacağımız birkaç kurumsal mekanı da görmeye gittik. Umarım, şehirde kamusal sanat sergileyeceğiz, bu konuda oldukça heyecanlıyım. Bunun üzerine en azından birkaç senedir çalışıyordum. Başta olacaktı, bir imkan gözüküyordu ancak sonra olmadı. Galataport’ta ve Tersane’de bir şeyler yapma fırsatımız var. Büyük bir potansiyeli olan pek çok mekan var. Mayıs oldukça yakın, Haziran’da Bodrum için bir proje üzerine çalışıyorum. Yazın çok hareketli bir yer, bildiğiniz gibi. Türkiye’ye inanıyorum ve burada pek çok güzel şeye imza atabiliriz.


IstanbulArtNews | Şubat 2022

271 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör