• Mehmet Kahraman

İçimdeki Saklı Benlik



'Yalnız sözün olduğu bir dünyadan bahsedilmez, ancak yalnız sessizliğin olduğu bir dünyadan bahsetmek mümkündür' der Max Picard. Vuslat Doğan Sabancı’nın bronz ve mermer heykel çalışmalarının yanı sıra içsel yolculuğun temsilcisi desenleriyle, Pi Artworks Londra’da açtığı ilk kişisel sergisi kapsamında bir söyleşi gerçekleştirdik. Başlangıçlar, süreçler ve geleceğe dair işaretleri kapsayan sohbetimizi, kendisinin de yöneticisi olduğu Vuslat Vakfına dair bir dipnotla tamamladık.

Uzun süreli iş hayatından sonraki süreçte, sanat ile kurduğunuz ilişkiye dair neler söyleyebilirsiniz?

15 yıl kadar evvel, iş hayatımın en yoğun olduğu dönemlerde sanatla kurduğum ilişki köklü bir şekilde değişti. İyi bir sanatseverken kendimi bizzat sanatsal pratik içinde buldum. Bu geçiş hiçbir şekilde düşünmeden tamamen içgüdüsel bir şekilde gelişti. Ve sanatsal pratiğim uzun bir süre iş hayatımla birlikte kendime ayırdığım mahrem bir alan olarak devam etti. Çalışma hayatımın tamamını Hürriyet ve Radikal’de geçirdim. Medya hep dışarıda olmayı gerektiren, toplumsal meselelerle dolayısıyla başkalarının meseleleriyle ilgilenmeyi gerektiren bir meslektir. Ben de medyanın toplumsal fayda yaratabilme gücünü çok önemsedim. Ve tam da bu sebeple medyada olduğum dönemde kadın hakları, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi bir çok toplumsal meselelerin çözümü üzerine çalıştım. Ancak toplumsal sorunlarla uğraşarak önemli bir fayda yaptığımı düşünürken kendi meselelerimle çalışmaktan rahatça kaçabildiğimi gördüm… Sanatsal pratiğim, içsel sessizliğime bir kapı açtı ve içimde saklı olan benlik katmanlarıma nüfuz edebilmemi sağladı. Medyada toplumsal meselelere odaklanırken, sanat bana kendi çelişkilerimi ve bastırılmış seslerimi de duymama, görmeme ve üzerinde çalışmama alan tanıdı.

Yıllar boyunca, medyadaki aktif hayatımla sanat yapma pratiğim birbirinden ayrı olarak devam etti; biri bana dış dünyanın kapısını açarken diğeri iç dünyama ulaşmamı sağladı. Bu süreç, beni bu iki dünya arasında gidip gelmeye zorladı, hem kendimle hem de çevremdeki herkesle ve her şeyle olan ilişkilerime dair yeni içgörüler sağladı.

Sanat üretme sürecinize dair nasıl bir yol haritanız oldu?

Daha önce de belirttiğim gibi içgüdüsel bir dürtüyle başladım heykele. Ancak daha ilk günden ders almaya başladım. Formal bir sanat eğitimim yok, fakat süreç içerisinde farklı öğretmenlerim oldu. En çok da kıymetli heykeltıraş Pınar Yeşilada'yı burada anmak isterim. Sanata heykelle başladım ancak zaman içinde iki boyutlu çalışmak da -sadece yeni formlar aramak için değil-, benim için vazgeçilmez oldu.

Yaptığım çalışmaları uzun süre çok yakınlarım dışında kimseyle paylaşmadım. Medyadan ayrıldıktan sonra ise hem sanat için ayırdığım alan doğal olarak büyüdü, hem de kendimi paylaşmak için çok daha hazır ve özgür hissettim.

İlk kişisel serginiz Sessizlik. Çalışmalardaki devinim ve ritmin yarattığı metaforlardan oluşan heykelleri görüyoruz. Sessizlikle nasıl bir arayışa geçtiniz?

Küçükken, sol kulağımda bir kaza sonucunda kalıcı bir duyma kaybı gelişti. Bu ani duyma kaybı, işitme dışındaki duyularımızı da kullanarak dinleme, duymanın ötesine geçip kendi hislerimize kulak verme, onlarla bağ kurma konularına hayat boyu sürecek büyük bir merak beslememi sağladı. Yıllar içinde sessizlik kavramı da ilgi alanıma girdi ve böylelikle içsel sessizliğimizin ve ilişkilerimizdeki sessizliğin bize sunabilecekleri üzerine de kafa yormaya başladım.

Sessizliğin bir sesi vardır. Anlatılmamış hikayelerin sesi; ihmal edilmiş benliklerin çağrısı; utançlarımız, çelişkilerimizdir bu ses... Bu sessizlik alanı bir tür bütünleşme sürecinin başlangıcıdır; içimdeki tüm farklı seslerin dahil olduğu hararetli bir sohbet.

Benim için bu süreç, kendimi bilme yönünde zorunlu bir yolculuktur. Karanlığıma dalmak, korkularımı ve kaygılarımı kabullenmek suretiyle esaslı bir özgürlük hissine ulaşırım. Her seferinde kendi özüme biraz daha yaklaştığımı düşünürüm.

Heykellerdeki birliktelik ve zıtlıkları sessizlikle nasıl birleştirdiniz? Bir tür içsel dünyadaki kendi kendine konuşma hali diyebilir miyiz?

Farklılıkları, özellikle de zıtlıkları çok önemsiyorum. Çünkü iki benzemeyenin yarattığı enerjiden ciddi bir hareket ve devinim doğar. Yeni farklı varoluş biçimleri bulmak için sürekli devinim halinde olmak kaçınılmazdır. Bu sebeple de arklılıkların duyulmasına yer açmak önemlidir. Yer açmak demek, sessizlikte durabilmek ve bütün seslere yer açmaktır. Toplumsal boyutta olduğu gibi, bireysel boyutta da bu geçerlidir. İnsan kendi sessizliğinde kendi bastırılmış seslerini duyar, kendi karşıt sesleriyle karşılaşır. Ve insan ancak bu sesleri dinleyerek kendi birliğine yani 'bütün olma' hissine ulaşır.

Sergide açık yapı niteliği taşıyan metaforlardan oluşan heykeller dizisi görüyoruz. Her bir eserin hayata geçişindeki yolculuklarına dair neler söyleyebilirsiniz?

Açık yapı olduğu doğru, bu sergiye hazırlık sürecinde bile yaşadıklarımla bazı eserlerin yolculuğu dönüştü ve tamamlandı. Bu sergiyi Nisan ayı başında yapmayı planlamıştık ama ''Güç ve Zarafet'' eseri ile yaşadığım ani bir kaza beni bu formların ilk arayışına girdiğim 10 yıl öncesine götürdü. O dönem güç kavramı ve gücün ifade biçimleri üzerine çalışıyordum. Formlarımda alıştığımız güç kavramının farklı izdüşümlerini araştırmaya ve yeni bir güç dilini aramaya başladım.

Klasik anlayışta güç insanları, durumları kontrol edebilmektir. Bu nedenle zorlayıcı ve otoriter olarak anlaşılır. Sert ve korkutucu olabilir. Sanatsal keşif sürecime medyadaki deneyimlerimi entegre ederken, kendi sessizliğimde kalarak ve duymadığım iç seslerimle bütünleşerek çok farklı bir güç duygusuna ulaşabildiğimi keşfettim. Bu güç dışsal değil içsel, öze yakın ve sakin. Verici, paylaşımcı ve dinleyen bir güç. Zarafetle dost bir güç.

Bu kavramlarla çok uzun süre uğraştım. Ancak aklımda çözümledikçe farklı yollara ve form arayışlarına girdim. Yaşadığım ani kaza bana başlangıç noktamı hatırlattı ve bu eserin adını değiştirerek ''Güç ve Zarafet'' koydum. Hatta heykeli kaza sonrası restore etmemeyi ve kazanın izlerini heykelin üzerinde bırakmayı tercih ettim.

Eserler için tercih edilen malzemeler mermer ve bronz. Hayata dokunan ve bir o kadar da dönüştürmek noktasında zor malzemeler. Bu zorlu yolculuğa motive eden sürece dair neler söyleyebilirsiniz?

Mermer, bu coğrafyada hiç kesintiye uğramamış kuşaklararası bir diyaloğun taşıyıcısı olan bir malzeme. Malzeme tercihimle ve heykellerimle ben de bu kadim diyalogda yer almak istedim.

Mermerle ilk deneyimim tenseldi. Küçükken, anneannem beni ve kuzenlerimi hamama götürürdü. Mermerle ilk dokunsal karşılaşmam bu hamam ziyaretlerinde olmuştur. Sıcak, beyaz mermerin dokunuşunu ve o masum, samimi muhabbetlerimizin akustiğini hala hatırlarım. Bugün bile, elim mermere her değdiğinde akan sıcak suyun sesini duyar, çocukluktaki o hamam anlarının güven verici aşinalık hissini yaşarım. Ancak mermer sizin de söylediğiniz gibi zamansız olduğu kadar zor bir malzeme. Doğadan ilham alarak yaptığım akışkan formların mermerle işlenmesi ve hatta köşesi bile olmayan bu heykellerin taşınması ciddi bir mesele oldu ama sessizlik mesajını güçlü ve zamansız bir malzemeyle vermeyi istedim. Bunu çok önemsedim.

Sergide heykellerin yanı sıra desenlerinizi de görüyoruz. Desenler içsel yolculuğunuzun bir tür temsilcileri olabilir mi?

Tamamen öyle. Sergiye dahil ettiğimiz desenlerimden sadece bir tanesi üç boyutlu bir heykelimin eskizi. Diğerleri kendi başlarına tıpkı heykellerim gibi içsel yolculuğumun ifadeleri. Bu desenler atölyede uzun saatler çalışırken kendimi tamamen özgür bıraktığım, kağıt ve kalemin serbest akışına teslim ettiğim süreçlerin sonucunda çıkan işler.

Pi Artworks Galeri’nin Londra’daki galerisinde yer alan serginizde küratör Chus Martinez ile birlikte nasıl bir çalışma süreci geçirdiniz?

Chus Martinez'le bundan iki buçuk yıl evvel başka bir vesileyle tanıştık. Kendisini tanıyınca açıklığı ve dürüstlüğü beni çok etkiledi ve yaptıklarımı kendisiyle paylaşmak istedim. Akademik bilgisi ve tecrübesine ek olarak Chus'un, eserleri veya sanatçıları tüm duyularıyla ve kalbiyle varolarak değerlendiriyor olması, beraber çalıştığımız süreçte benim için geliştirici ve dönüştürücü oldu. Öncelikle ilk defa bir küratöre atölyemi açabildim. O sıra ortada henüz bir sergi fikri ya da teklif de yoktu. Kendisi beni eserlerimi paylaşabileceğime ve sergileyebileceğime dair yüreklendirdi. Kendime bu doğrultuda çok daha fazla güvenmemi sağladı. Sergi teklifi geldikten sonra da dolayısıyla onunla çalışmayı çok istedim. O da kabul edince daha yakın bir çalışma sürecine girdik. Formlarım, malzeme ve üzerinde çalıştığım kavramlar üzerine sık sık sohbet ettik. Benim çok içime sinen bir çalışma süreci ve sergi oldu.

İlk kişisel serginin hayata geçme sürecine dair neler söyleyebilirsiniz?

Sevgili Sabiha Kurtulmuş ve Yeşim Turanlı atölyemi ziyaret edip beni Londra'da sergi yapmak üzere davet etmeselerdi belki daha uzun süre kendi kendime çalışıyor olurdum, çünkü çalışmalarımı sergilemeye henüz niyetim yoktu.

Sergiye hazırlık süreci tahminimden çok daha zorlu bir süreç oldu. Hem üretime dair güçlüklerle karşılaştım hem de duygusal olarak kırılgan bir süreç yaşadım. Mermer ve bronz gibi iki zor malzemeyle çalışmak, heykellerimin boyutlarının büyük olmasının verdiği komplikasyonlar, aşılması gereken pek çok engel oluşturdu. Bunların hepsi bana çok önemli tecrübeler kazandırdı ve bu sürecin üretime dair bana çok şeyler kattığına inanıyorum.

Ancak fiziksel zorluklardan daha da zoru yaşadığım duygusal süreç oldu. Çok uzun yıllar yarattım, ürettim ve yaptıklarımı eşim, çocuklarım, annem ve birkaç yakın dostum dışında kimseyle paylaşmamıştım. Paylaşma ve paylaşma üzerine yaratma beni konfor alanımdan çıkarıp bambaşka duygusal bir yolculuğa çıkarttı. Kendimi köy meydanında çıplak dolaşıyormuş gibi kaygılı ve kırılgan hissettiğim bir dönem oldu. Ancak bu sürecin kendime ve sanatıma dair bana çok şey öğrettiğini düşünüyorum. Buna şükrediyorum.

Sessizlik sergisi sonrasında yapmayı planladığınız yeni projeler var mı?

Sergim yeni bitti ve işlerim üzerine çok konuştuğum, paylaştığım yoğun bir dönem oldu. Şimdi atölyeye tekrar kendi başıma kapanıp üretmeyi, sergileme kaygısı olmadan atölyede vakit geçirmeyi, bitirme kaygısı olmaksızın form arayışlarında kaybolmayı heyecanla bekliyorum.

Son olarak Vuslat Vakfı’nı sormak isterim. Vakıf olarak ne gibi projeler yapıyorsunuz?

Bir seneyi biraz geçti Vuslat Vakfı'nı kuralı ve bu yolculuğa çıkalı. Vakfımız uluslararası bir misyonla, cankulağıyla dinlemek konusunda farkındalık yaratmak ve dinleme kültürünü yaygınlaştırmak üzere kuruldu. Cankulağıyla dinlemeyi duyduğumuz kelimelerle yetinmemek, onların ötesinde olanı, hatta söylenmeyenleri de hissetmek; aklımız kadar kalbimizle de dinlemek olarak tanımlıyoruz. Cankulağıyla dinleme becerisinin, ilişkilerimizi iyileştirmede büyük önem taşıdığına inanıyorum. Öncelikle kendimizi, birbirimizi ve doğayı cankulağıyla dinleyebilmenin dönüştürücü bir kuvveti olduğunu savunuyoruz.

Vakıf’ta üç ana hatta çalışıyoruz; farkındalık yaratmak, cankulağıyla dinleme pratiklerini geliştirmek ve bu konudaki akademik bilgi dağarcığını genişletmek. İlk farkındalık projemiz, Venedik Mimarlık Bienali küratörünün davetiyle ana serginin bir parçası olarak bir sergi gerçekleştirmek oldu. Bu konuda bir diyalog başlatmak ve ilham vermek üzere Giuseppe Penone’nin bir eseri Venedik kanalına yerleştirilmişti. Çok güzel geri dönüşler aldık. Şimdi bir podcast üzerinde çalışıyoruz, önümüzdeki sene büyük bir buluşma organize edeceğiz. Akademik çalışmalara evsahipliği yapmak üzere TUFTS Üniversitesi ile işbirliğinde Generous Listening and Dialogue Center'ı (Cankulağıyla Dinleme ve Dialog Merkezi) kurduk. Cankulağıyla dinleme pratikleri geliştiriyor ve sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği halinde gençlerle workshoplar gerçekleştiriyoruz.

Fakat hala henüz yolun başındayız. Dünyadaki konuşma kültürünü cankulağıyla dinleme kültürüne dönüştürmek için çok çalışacağız!

29 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör