• Ege Işık Özatay

‘Klişeler üzerine gidip onları kırıyoruz’

Ege Işık Özatay

Münih’te yaşayan sanatçı ikilisi Mehmet & kazım, Alman kültüründen edindikleri sokak tarzını, underground mekanları ve hip-hop dilini, Türk mizahıyla harmanladıkları çalışmalarını Bad and Boujee başlığıyla bir sergiye dönüştürdü. 100 NFT’lik bir seçkiyle izleyici karşısına çıkan sergi, 9 Nisan’a kadar PİLEVNELİ'de görülebilir.

‘Duo olmanın en zor tarafı duo olmak!’ diyen Münihli sanatçılar Mehmet & Kazım, Bad and Boujee isimli ilk kişisel sergileriyle 3 Mart - 9 Nisan tarihleri arasında PİLEVNELİ galeride izleyicilerle buluşuyor.

Mehmet & Kazım kuzenler, iki sanatçının aynı atölyeyi paylaşıp ortak bir akılla üretime geçebileceğinin mümkün olduğunu göstererek; “bir elin nesi var, iki elin sesi var” atasözünü post modern bir yaklaşımla adeta yeniden yorumluyor. “Duo olmanın en zor tarafı duo olmak!” diyen Münihli sanatçılar Bad and Boujee ile 3 Mart - 9 Nisan tarihleri arasında PİLEVNELİ galeride izleyici ile buluşuyor. Çalışma ritimlerini belirleyen asal olgunun müzik olduğunu belir- ten sanatçıların hip-hop motiflerini işlerine yansıtmaları bu nedenle bir tesadüf olmasa gerek. Sokağın, underground mekanların, Türk funk müziğin, Türk mizah dergilerinin ruhunu, “Pinky and The Brain” gibi çizgi dizilerin sarkastik ve pop anlatım diliyle harmanlayan Mehmet & Ka- zım Türkiye’deki ilk kişisel sergilerini açıyor. Münih Güzel Sanatlar Akademisi mezunu ressam ikilinin çok yönlü sanatsal pratiğine bugüne kadarki en kapsamlı bakış açısını sunan sergi başlığı ilhamını bir şarkıdan alıyor. Sergi, 100 NFT’lik bir seçkiyle izleyici karşısına çıkmasıyla ayrı bir önem de taşıyor.


Mehmet & Kazım sanatçı ikilisine çalışma disiplinleri, onların Münih’i, sokak kültürü, sergilerinin başlığına taşıdıkları hip-hop şarkısının neye işaret ettiği, kırmızı rengin onlar için anlamı, çizgi filmler, sokak sanatı, Rap, UK-Rap, Scooter, soul müzik, Almanya’da Türk olmak hakkındaki sorularımızı yönelttik.


Siz nasıl bir çalışma ortamında, nasıl bir ahenk tutturarak çalışıyorsunuz? Biz, insanların bir amaç uğruna mücadele etmelerini ya da inandıkları bir şey etrafında bir araya gelmelerini ve ses çıkarmalarını çok değerli buluyoruz. Bu tip bir araya gelişin en küçük formu olarak kendi deneyimimizi “duo olmanın en zor tarafı duo olmak!” cümlesiyle özetleyebiliriz. Resme başlamadan önce, ilk olarak yönümüzü belirliyoruz. Genellikle kullanacağımız motifleri bir önceki ya da daha eski olan resimlerimizden seçeriz ve henüz tam anlamıyla oluşmamış ve olgunlaşmayı bekleyen fikirlere yöneliriz. Başlangıçta bir sürü eskiz yaparız. Sonrasında bu eskizlerden dört beş tanesiyle devam ederiz. Resmi yaparken farklı aşamalarda farklı yollar izleriz. Aynı anda başlarız ve bazen birimiz bir tarafta, diğeri öteki tarafta, bazen üst üste, bazen ikimiz aynı yerde resim kendini bulana kadar böyle devam ederiz. Bir sonraki aşamaya geçtiğimizde ikimizden biri sırayla bir adım geriye gider ve diğerini yönlendirir. Son aşamada yapılması gereken, nihai kararların verilmesidir. Bu noktada bizim için önemli olan tek bir şey var o da kendi egolarımızı devreye sokmadan mükemmel sanatsal sonuca ulaşmak.


Aranızda 10 yaş fark olmasına rağmen Münih Güzel Sanatlar Akademisi’nden aynı yıl mezun oldunuz. Güzel Sanatlar Akademisi’nde okumaya nasıl karar verdiniz? Birbirinizin hayatına nasıl dokunduğunuzu düşünüyorsunuz? Birlikte Münih Güzel Sanatlar Akademisi’ne başvurduk ve aynı dönemde birlikte kabul edildik. Profesör Markus Oehlen’in Sanat Akademisi’ne kabulümüz sırasında bize söylediği cümleyi çok iyi hatırlıyoruz: “İşleriniz berbat, ama siz belli ki ‘cool’ tiplersiniz.” İlk seneyi sadece kütüphanede, sanat konusunda ve özellikle resim konusunda bir anlayış geliştirmeye çalışarak geçirdik. Bütün vaktimizi sanat tarihini araştırıp diğer sanatçıları inceleyerek geçiriyorduk. Bizim için bir oyun haline gelen bu keşif sürecinde, kendimizi bulmaya çalışıyorduk. Günümüzün çoğunluğunu atölyede geçirdiğimiz için, her şeyi bir arada yaşıyoruz. Dolayısıyla birbirimizin hayatını her anlamda etkiliyoruz ve birbirimizi destekliyoruz.


Almanya’da içinde bulunduğunuz ve zamanla artık yön verdiğiniz hip-hop kültürünü bize anlatır mısınız? Hangi duvarları nasıl boyuyorsunuz, ne din- liyorsunuz, nerelerde takılıyorsunuz, neler okuyup izliyorsunuz? Biz graffiti geçmişinden geliyoruz. Münih’in uzun bir graffiti writing tarihi vardır ve Münih Avrupa’da çok uzun bir süre ‘Graffiti’nin Kabe’si olarak kabul edilmiştir. En önemli akıl hocamız Loomit, dünya çapında tanınan bir graffiti efsanesidir ve her zaman bizim yanımızda olmuştur. Hip-hop hayatlarımızın her anının bir parçası. Biz hip-hop’la büyüdük, kendi kimliğimizi underground kültüründe bulduk. Hip-hop motiflerini resimlere doğrudan yansıtmaktansa, bu motifleri eserlerin içinde yorumlamayı seviyoruz. Resim yaparken müzik olmazsa olmazımız. Çalışma ritmimizi belirleyen şey müzik. Resmin bazı aşamalarında heavy metal klasiklerini dinliyoruz, bazen Rap, UK-Rap, Scooter, soul ve bazen de Türk funk’ı dinliyoruz.


2010 yılında kurduğunuz ‘Mehmet & Kazım Akal’ oluşumundan, yola çıkış hikayenizden ve manifestonuzdan da bahsedelim mi? Başlangıçta, tarafsız ve özgür olabilmek için kendimizi o ana kadar bildiğimiz her şeyden soyutlamak istedik. Sanatın ne olduğu, nasıl olması gerektiğine dair kendi fikirlerimizden dahi kurtulup karşılaştığımız her yeniliği bir sünger gibi içimize çekmeye çalıştık. İşlerimizde köklerimizden çok uzaklaştığımızda Profesör Markus Oehlen acil durum frenine bastı ve “Neden işleri olması gerektiğinden daha zor bir hale sokuyorsunuz? İhtiyacınız olan her şey sizde zaten var,” dedi. Tamamen aklımız karışmış bir halde, yolumuzu bulmak adına Berlin’e, büyük galeri ve müzelere doğru yola çıktık. Özellikle iki sergi üzerimizde çok büyük bir etki bıraktı; biri Bjarne Melgaard sergisiydi, diğeri de John Bock sergisiydi. “Eğer onların bunları yapmalarına izin verildiyse, biz de kendi yolumuzdan gidebiliriz!” diye düşündük. Bizim gibi iki herif için de mutlaka bir yer olmalıydı. Berlin’de, elimizde meşhur dönerci Mustafa’nın döneriyle dikilirken bir anda her şey yerli yerine oturdu. İşte bu bir aydınlanma anıydı.


Çalışmalarınızda kırmızı ve beyaz rengi kullanmanızı “AK-AL” soyadına bağlıyorsunuz. Ben işlerinize bir izleyici gözüyle baktığımda kullandığınız kırmızının manipulatif, kışkırtıcı ve The Itchy & Scratchy Show, The Ren & Stimpy Show, Futurama, BoJack Horseman, Rick and Morty çizgi dizilerindeki gibi mizahi bir sertliğe sahip olduğunu düşünüyorum.

Ve en önemlisi Pinky and the Brain... Evet, biz kendimizi en basit ortak paydaya yani soyadımıza indirgedik. Aslında Bauhaus’ta tesadüfen gördüğümüz kırmızı renk kartelasını esas aldık. Bunları karıştırarak sürekli yeni tonlara ulaşıyoruz. Mesela geçen gün, grinin çok güzel bir tonunu keşfettik. Böyle anlarda çok heyecanlanıyoruz. Sıcak ve soğuk tonlar arasında yeni kombinasyonlar bulmaya devam ediyoruz. Bu şekilde renk kombinasyonları elde etmeyi ta ki keşfedilecek bir şey kalmadığına ikna oluncaya kadar sürdürüyoruz. Sonraki adımlar önceden planlanmış oluyor. Ancak bunlar hâlâ “çok gizli.” Maalesef hiçbir şey aslında bu kadar kolay olmuyor. Örneğin, bizim bir çizgi romanımız yok. Ama yine de ironik bir şekilde kendimizi hep o estetiğin içinde buluyoruz. Hip-hop’ın rolü büyük olmasına rağmen Türk mizah dergileri; Leman, Uykusuz, Penguen de bize ilham veriyor.


Mehmet Akal, Kazım Akal

Öpüşmek daha çok bize özgü bir selamlaşma biçimi. Türkler’in bir İs- kandinav’a göre yaşamları boyunca tam 10 kat daha fazla öpüştüğü sa-dece bir şehir efsanesi olmasa gerek. Neden “Öpüşen Kuzenler?” “Öpüş- mek” burada nasıl metaforu işaret ediyor?

“Kiss-ing cousins”, bütün dogmalardan ve her tür-izmlerden, özgürleşmiş ve dünyayı kurtarmak için öpücük ve kalp kullanan süper kah- raman alter-egolarımız...İşte bizim malzememiz bunlar. Sürekli belirli klişeler üzerine gidip sonra klişeleri kırıyoruz.


İstanbul’dan Almanya’ya bakınca sanat, müzik, gece hayatı sanki Ber- lin’de konuşlanmış gibi duruyor. Siz sanat yaşamınızı Münih’te sürdürü-yorsunuz. Bu bir seçim mi? Yoksa sa- nılanın aksine Münih de Berlin kadar popüler mi?

Evet, muhtemelen öyle. Münih’te kalmaya karar verdik çünkü burada kendimizi iyi hissediyoruz ve işimize odaklanabiliyoruz. Atölyemiz gözden uzak olduğu için, biz de dış dün- yayla hiç ilişki kurmuyoruz. Berlin, Münih, New york bizim için nerede olduğumuzun hiçbir önemi yok. Ayrıca, projeler için o kadar çok seyahat ediyoruz ki, bir noktadan sonra nerede olduğumuz önemini yitiriyor.Mesela bir sanatçı destek fonuyla bu sene nisan ayında altı aylığına New york’a gidiyoruz. Nereli olduğumuz sorulduğunda, Münih diye cevapladığımız zaman genelde bize tepeden bakıldı. Hala bu şehre karşı çokça önyargı var. Bunların bir kısmı haklı görüşler de olsa hiçbir zaman tek bir doğru yok. Bizim Münih’imiz “cool” bir yer. Durum bu olduğu sürece, şimdilik burada kalmaya devam edeceğiz.

Türkiye’deki ilk serginiz Bad and Boujee başlığını taşıyor. “Kötü ve üst sınıf” olarak çevirisini yapabileceğimiz bu başlık ayrıca hip&hop grubu Migos’un bir şarkısının da adı. Bad and Boujee’nin hikayesini sizden dinleyebilir miyiz?

“Bad and Boujee” isimli şarkıda “Boujee” kasten yanlış yazılmış “Bougie” kelimesinden geliyor. “Boujee” kelimesi “bougie”den, o da burjuvaziden (bourgeoisie) türetilmiş bir kelime. “Bad” aşağı sınıfa (aşağı sanat), “Boujee” ise üst sınıfa (yüksek sanat) karşılık geliyor. Bizim durumumuzda; aşağı sanat (Bad) ve yüksek sanat (Boujee) Almanya’da büyümüş, Türk misafir işçilerin çocukları olarak daha derin anlamlar taşıyor. Aynı şekilde dijital ve analog veya Mehmet & Kazım da.


Bad and Boujee sergisinde hangi tür çalışmalar izleyici ile buluşacak?

Bad’den Boujee’ye doğru her şey orada var. Bu sergi özelinde çalışmalarımızın büyük bir bölümünü bir çatı altında toplama imkanına sahip olduk. Sergide, daha önce hiç sergilenmemiş işlerimizin yanı sıra, mevcut işlerimizi geliştirerek bu sergi için yaptığımız heykeller de yer alacak. Bu boyutlarda heykeller üzerine daha önce hiç çalışmamıştık. Ayrıca, VR işlerimizi başka bir seviyeye taşıma fırsatı bulduğumuz uçan Video Küp’ten de bahsetmemiz gerek. Dijital işler bu sergide çok önemli bir rol oynuyor. Video Küp’teki 4 video haricinde, özel olarak bu sergi için yapmış olduğumuz 100 NFT’lik bir koleksiyon da ziyaretçilerle buluşacak.


Çalışmalarınızın üretim aşamasından bahsedelim mi? Ne tip malzemeler kullandınız? İşlerimizin temeli her zaman resme dayanıyor. Resimden yola çıkarak mümkün olan her yöne gidiyoruz. Resimlerin hepsi tuval üzerine yağlı boya. Onlardan yola çıkarak VR animasyon videolar yapıyoruz.


İşleriniz mekana nasıl yerleştirildi? Çalışmalar birbirleriyle iletişim halindeler mi? İzleyicini kulağına nasıl hikayeler fısıldıyorlar? Sergi, en aşağı katta “Bad”le başlayıp en üst kattaki “Boujee”ye doğru devam edecek şekilde beş kata yayılıyor. Farklı katlarla birbiriyle bağlantılı farklı yönlere gidiyor. Rap’te “delivery” diye bir terim var. Sanatçılar, hikayelerini görselleştirmek için seslerini, ritmi, mimiklerini sözleri bir araç olarak kullanır. Biz kendi sunumlarımızda aynı şeyi yapıyoruz, mekansal enstalasyon işlerimizin önemli bir parçası. Graffiti geçmişimiz sebebiyle, bizim için kullanılacak alanın hiçbir sınırı yok. Tam tersine, bizim için ne kadar büyük, o kadar iyi. Tabii ki her parça kendi doğasına uygun bir biçimde var olmalı. Ancak biz resimleri kendi içerikleri bağlamında resmedilmiş olanın ötesinde bir atmosfer yaratmaya çalışıyoruz. İzleyicilerin bu sayede eserlerle bir- birinden farklı düzeylerde ilişki kurmalarını amaçlıyoruz.


Ayrıca Berlin Gallery Weekend kapsamında Alman giyim markası Talbot Runhof için desenler hazırladınız. Bu iş birliğinden bahsedelim mi? Gelecek günlerde bu tip çalışmalar yapmaya devam edecek misiniz? Talbot Runhof ile yaptığımız işbirliği sayesinde, çok yüksek kaliteli kumaşlarla çalışma fırsatımız oldu. Bu sayede yaptığımız resimlerin başka bir materyale dönüşmesini de görmüş olduk. Bu şu anlama geliyor: görselleri orijinal formundan kesip çıkarttıktan sonra onları diğer materyallerle bir araya getirerek yeniden birleştirmek. Sonrasında bütün parçalar bir araya getirilip dikildi ve bazı bölümlerin üzeri tekrar boyandı. Mesh kumaşı özellikle çok iyi sonuç verdi, transparanlığı sayesinde daha derine inip ışık ve gölgeyle oynama fırsatı bulduk. Bu sene Talbot Runhof’la iş birliğimizi sürdüreceğiz. Haute couture gece elbiseleri ve ayrıca “strectherframe”ler üzerine basılacak resimler için kullanılacak ortak bir kumaş üzerine çalışıyoruz. Analog ürünlere ek olarak, yalnızca bizim karakterlerimizin giyeceği bir kumaşın yer aldığı özel bir NFT koleksiyonu da olacak. Bütün bunlar ilk kez Venedik Bienali’nin açılış haftasında sergilenecek.


IstanbulArtNews | Mart 2022

437 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör