• Oğulcan Yiğit Özdemir

Mekanın politikası, boşluğun poetikası

Galeri Öktem Aykut Arzu/Desire sergisiyle 30 Nisan’a kadar Belçikalı heykeltıraş ve mimar Ank’ın eserlerine ev sahipliği yapıyor. Heykellerinin ‘mekanı özgürleştirdiğini’ söyleyen Ank, ‘özgürlük bilinmeyende yatar, işlerim de dolayısıyla bir biçimler arama çabası değil. Bu duruşların, postürlerin bir adı yok.’ diyor.

Belçikalı heykeltraş Stijn Ank’ın eserleri sergi alanında adeta birer anti-totem gibi, tüm akışkanlıklarıyla yer alıyorlar.

Galeri Öktem Aykut, Belçikalı sanatçı Stijn Ank’ın eserlerini izleyicileriyle buluşturmak üzere 19 Mart tarihinde Arzu/Desire sergisi için kapılarını araladı. Şişhane semtindeki Aybastı sokak numara üçte bulunan sergi salonunda Ank’ın eserleri iki kata yayılmış biçimde sergileniyor. Çarpıcı bir sadelik hissiyle, buluntu ya da şans eseri oluşmuş duygusu veren Ank’ın eserlerini 30 Nisan’a kadar keşfe çıkabilirsiniz. 2009-2021 seneleri arasında eserlerini geliştirme imkanı bulan Ank’ın yıllara yayılan üretim sürecinin meyveleri bu heykeller. Ank esasen mimarlık eğitimi almış. Roma, Berlin ve Brüksel’de yaşıyor, çalışıyor, üretiyor. 1977 doğumlu sanatçı mimarlık eğitiminin ardından kendisini sanat alanının çetrefil problemleriyle uğraşırken buluyor. Yapıntı formların boşluk alanlarını alçı tozuyla doldurup, yaptığı meta-heykeller olan kalıplarını daha sonraki yapıtlar için biçimsel bir sınıra dönüştürüyor. Sanatçının Türkiye’deki ilk sergisinde mekana yerleştirilen seçki yorucu olmayan, hafif ancak bir o kadar da kavramsal yükü, işçiliği sebebiyle düşündürücü bir deneyim sunuyor. Yüksek beğeninin ve popüler kültürün tınlamaları bir arada, hep bir ağızdan, ancak gitgide silikleşen ve uçucu, çok sesli bir koro oluşturuyor. Kullanılan köşeli formların bile Jean Arp’ın biçimlerini hatırlatacak bir şekilde, Japon estampları ve Fransız empresyonizmine amade bir havailikle karşımıza dikildiğini söylemek mümkün. Alçı, renk pigmentleri ve metal strüktürün bu birleşiminde, zihne kazınan şey genel olarak boşluğun biçimi, onun poetik budaklanmaları.


Şans, oyun, farklı bir ciddiyet Marcel Duchamp’ın tutkalladığı büyükçe bir kağıdı yere sererek üzerine parça pinçik ettiği el işi kağıtlarını rastgele formlar oluşturabilmeleri için bıraktığı bilinir. Böylece sanat eserinin oluşumunda şans faktörünün altını çizer, bu faktörü yapıtın bir parçası haline getirir ve hatta estetik bir değere dönüştürür. Bu türden oyunların benzerlerini Niki de Saint Phalle’ın tüfekle nişan alarak parçaladığı bazaltlarda da bulabiliriz.

Her iki sanatçı için de, nihai formun nasıl görüneceğine dair önsel bir dizge, bir çizelge, kalkış noktası olan bir ideadan bahsetmek mümkün değil. Bu anlamda şansa, oyuna ve bütün bunların getirilerinin büyük yapıtı tamamlamasına izin verilmesi söz konusudur. Her şeyden önce sanat, bir pratiğin, pratikteki bir düşünme sürecinin dolaysız bir sonucu olarak ürünleşir. Duchamp’ın deneyleri bizi daha sonra John Cage’in zar atımlarıyla yaptığı bestelere götürecek, Phalle’ın oyunsu şiddeti ise endüstriyel atıkların, ikinci el araba kalıntıları- nın sıkıştırılmasıyla elde edilen heykel/performanslarıyla ünlenen Amerikalı sanatçı John Chamberlain’e yol verecek. Ank’ın biçimsel ve fikirsel izleklerini bu sanatçıların izinde konumlamak mümkün. Ank’ın boşlukla kurduğu narin ve oyuncul ilişkide bütün bu sanatçıların deneyimlerinin yanı sıra, mimarlık pratiğinin getirdiği mekansal içgörüleri de okumak mümkün. Bütün bu şans eseri gibi görünen oluşumların, biçimlerin en önemli yanı, mekanla kendilerini adeta bir parantez gibi ilişkilendiriyor olmaları, bu anlamıyla da tasarlanmışlık hissi vermemeleri. Duyumsal mekana bu ayrıcalıklı yerini iade etme arzusu işlerde rastgelelik duygusu veren renkli planlarla birleşince, çoklu bir düşünme ve tasarlama sürecinin ortaya konduğu görülüyor. Ama yine de bütün bu etmenler adeta kendiliğinden bir boşluklara yönelme isteğinin sanatçıyı güdülendirdiği hissini uyandırıyor. Belçikalı sanatçı Stijn Ank bu anlamıyla tam bir çatlaklara, oyuklara, buluntu nesnelerin perçemlerine yerleşme ustası.


Çalışmalarınızda çoğu heykeltıraşın yaptığı gibi somut bir malzemeyi biçimlendirmek yerine, neredeyse süreci tersine çevirerek boşlukta kalan biçimi ön plana çıkarıyorsunuz. Bu üretim sürecini biraz açıklamak ister misiniz? Bu pratiğimin iki yönünde de görülebilir, hem stüdyoda hem müzeler için çalışıyorum. Dolayısıyla bununla ilgili bir şeyler söyleyebilirim. Bana kalırsa bir boşluğu materyalle dol- durmak bu boşluğu çalmak mânâsına geliyor. Stüdyomda ve müze için yaptığım işlerde hep boşluğu çevreliyorum. Boşluğun çevresini örüyorum. Bu bir tür pozlama. Heykel temelde biçim değil pozlama, postürleme ile ilgili. Eğer biçimlendirmede kalırsanız bu yalnızca şeyler üretir. Yapmaya çalıştığım şey boşluğu sarmalamak ve pozlamak. Böyle yaptığınızda şeylerden çok özneleri görürsünüz. Bir ayak, bir vücut oyalabilirsiniz. Ama bizim aynı zamanda isimlerimiz var. Postüre baktığınızda ise açıklık görürsünüz, bunun adı yoktur. Eğer odağınız duruşta ve öznedeyse bu heykeller, çevreleri ve onu çevreleyen ziyaretçileri hakkında konuşacaktır. Açılıştan sonra da kendinize şu soruyu sorabilirsiniz; özneler olarak, heykellere bakan biz miyiz, yoksa heykeller mi bize bakıyor?


Heykelleriniz bu anlamıyla biçimlendirerek değil, çıkartarak, azaltarak çalışıyor, diyebilir miyiz? Böyle bakıldığında çalışmalarınızın enstalasyon ve heykel arasında bir kesişim kümesinde durduğunu söyleyebilir miyiz? Katılıyorum. Hatta şunu da söyleyebilirim, heykelle enstalasyon çalışmaları arasında bir yerde durarak boşluğu icra ediyorlar, çevrelerini icra ediyorlar. Onu aktifleştiriyorlar. Bir önceki sorunuzla bağlarsam, çalışmaların elbette bir maddeselliği var. Ancak tam da bu şekilde var olan bir çevreden boşluk çalmak yerine ona bir boşluğu iade ediyorlar. Bu konsepti tasarlamadım, bunu fark ettim. İşlerimi yaşanılan mekanlarda, kamusal alanlarda da gördüm ve tam olarak mekanı artırdıklarını, onu büyüttüklerini fark ettim. Kendimize şu soruyu sorabiliriz, o halde; 80 kilo alçı nasıl oluyor da bize daha fazla mekansallık hissi veriyor ve aynı anda daha geleneksel anlamda da bir alan kaplıyor. Bunu cevaplamak için işlerimin üretim sürecine odaklanmamız gerek. Süreç tamamıyla heykelin kendi postürünü, pozisyonunu, duruşunu arama biçimi. Bu tam anlamıyla bir operasyon, bir büyüme. Tasarlama veya biçimlendirme değil. Yaratım sürecinden çekiliyorum. Materyallere kendi duruşlarını bulmaları üzere sadece rehberlik ediyorum. Bu onların mekanı özgür kılmalarına yol açıyor.


Dolayısıyla materyal ve postür arasında öyle bir bağ kuruyorsunuz ki, çalışmalarınız özgürlüğe alan açıyor diyebilir miyiz? Özgürlük bilinmeyende yatar, işlerim de dolayısıyla bir biçimler arama çabası değil. Bu oldukça sınırlı bir çaba olurdu, bu biçimlerin hepsinin bir ismi var ve bir kutudalar. Bu duruşların, postürlerin bir adı yok. Kontrolsüz bir biçimde ortaya çıkıyorlar, materyallerin daha ziyade bilinmeyen bir yerde hareket etmelerine izin veriyorum. Bu çalışmalarımı hür kılıyor. Aynı bir yüzü bir göze ve bir buruna indirgeyemediğimiz gibi. Eğer bir insanı tanırsanız, özgürleşir- siniz. Özgürlük budur. Nesne olarak heykele karşıyım.

Bir anlamıyla birer karşı-anıtlar? Kesinlikle. Anıt dediniz, bu hali hazırda bir nesne, bilinen bir şey. Heykellerim hür. Sanat eserleri yaptığımı söylemek istemiyorum, sanat eserleri üretmiyorum. Bunun için okullar var. Sanatta bir şeyler değiştiğinde, sanatla ilgili kullandığımız sözcükler de değişiyor. Artwork, diyoruz ancak ben “art works”, “let the art work” (bırakın sanat işini yapsın) demeyi tercih ediyorum. Onlar eylemi üstlenmeleri anlamıyla da, birer aktör.


IstanbulArtNews | Nisan 2022

55 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör