• Özüm Ceren İlhan

Nilüfer Belediyesi’nden bienal gibi sergi

Nilüfer Belediyesi ile Türkiye Fransız Kültür Merkezi’nin iş birliğinde gerçekleşen Yukarı Bak, Sınırlı Coğrafyanın Yıldızlı Ufukları isimli grup sergisi 14 Mayıs’ta açıldı. Yekhan Pınarlıgil küratörlüğünde bienal atmosferinde kurgulanan sergi, beden ve kültür ilişkisine eğiliyor. 27 sanatçının altı mekanda buluştuğu sergi, 31 Temmuz’a kadar görülebilir.

Gözde İlkin, ‘Krallık’, kumaş üzerine dikiş ve resim, 78x118cm, 2016

Yekhan Pınarlıgil küratörlüğünde gerçekleşen Yukarı Bak, Sınırlı Coğrafyanın Yıldızlı Ufukları sergisi, Bursa’daki altı farklı mekana yayılmasıyla adeta bienal atmosferini çağrıştırıyor. Seçkinin görülebileceği altı mekan; Meteor | Balat Kültürevi, Misi Fotoğraf Müzesi ve aynı şekilde Misi’de yer alan Edebiyat Müzesi, Nâzım Hikmet Kültürevi, Pancar Deposu ve son olarak 2014 yılında Gölyazı Kültürevi olarak ziyarete açılan Aziz Panteleimon Kilisesi’nden oluşuyor. Her mekan farklı sırayla gezilebileceği gibi Yekhan Pınarlıgil küratörlüğündeki sergi turunda ilgili sırayla gezildiğini paylaşmakta fayda var. Bu bağlamda hem ilk rota hem de kültürevinin ilk etkinliği olan Meteor | Balat Kültürevi’nde Özgürlük Köşenin Hemen Arkasında isimli grup sergi yer alıyor. CANAN, Dan Perjovschi, Emilia Kabakov ve İlya Kabakov, Fatoş İrwen, Henning Christiansen, İnci Eviner, Merve Morkoç, Rebecca Horn ve Vahit Tuna’nın üretimleri görülen sergi, bedenin kültürle ilişkisine toplumsal cinsiyet üzerinden eğiliyor. Misi’deki Edebiyat Müzesi, Türkiye’nin Yeraltı Suları: Fanzin Edebiyatı adlı sergisiyle “bienal” rotasındaki ikinci durak oluyor. Bursa’nın tarihi değerleri ve mimarisine dair güçlü izler sergileyen ilk edebiyat müzesinde orijinal ve çoğaltılmış fanzinlerden oluşan geniş bir koleksiyon görülüyor. Misi’deki Fotoğraf Müzesi’nde Marguerite Bornhauser’in, Siyah Yandığında adlı sergisi, sanatçının geniş bir fotoğraf seçkisine uzanıyor. Çekimleri Fransa’da gerçekleşen fotoğraflarda, sanatçı yakın çevresi ve aile hayatını konu ediniyor, onlarda merak ettiklerinin peşinden koşuyor ve bu anları bir iz olarak fotoğraflıyor. Serginin üçüncü durağı Nâzım Hikmet Kültürevi, Tayfun Serttaş’ın Doğa Tarihi Müzesi ile CANAN’ın Efsunlu Dünya Hayal Değil, Üstündeyiz sergilerine ev sahipliği yapıyor. Tayfun Serttaş’ın sergisi, Paris Doğa Tarihi Müzesi’ndeki Mineral odasında tesadüfen karşılaştığı Abdullah Bey Koleksiyonu ile başlayan ve “Neden ülkemizde bir doğa tarihi müzesi yok?” sorusuna evrilerek bunun için yanıt aradığı sürece uzanıyor. CANAN’ın Efsunlu Dünya Hayal Değil, Üstündeyiz sergisi mitolojik anlatılarda, inanç ve tarih sahnesinde uzun yıllar iyi ya da kötünün temsili olan sembollere dair gözle görülmemiş, efsanevi yaratıklarla ilişkilenen mekan yerleştirmesine uzanıyor. Bu bağlamda serginin üçüncü durağı, bedenin toplum ve kültürle ilişkisine insan bedeninin yanı sıra bitki, hayvan, mineral gibi varlıkların bedenleri üzerinden de eğiliyor. Serginin bir sonraki rotası Pancar Deposu oluyor. Bu mekan Anne-Charlotte Finel, Ateş Alpar, Berat Işık, Berk Kır, Eda Soylu, Erinç Seymen, Ghazel, Gözde İlkin, Güneş Terkol, Merve Morkoç, Şafak Şule Kemancı, Vahit Tuna ve Yasemin Bihter Adalı’nın bir araya geldiği Haz, Işıltı ve Kahkaha sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, bedenin toplumla ilişkisine kimlik, aidiyet, göç ve ataerkil sistem üzerinden ışık tutuyor; kadın ve erkek bedenlerinin toplumsal cinsiyetle ilişkisini irdeliyor. Bienal tadındaki serginin son durağıysa 2014 yılında aslına sadık kalınarak Belediye tarafından restore edilen Aziz Panteleimon Kilisesi, başka bir deyişle bugün kamusal kullanıma açılan Gölyazı Kültürevi oluyor. Buradaki İnce Elemek Sık Dokumak sergisi Fatoş İrwen, Gözde İlkin, Güneş Terkol ve Şafak Şule Kemancı’nın yapıtlarını bir araya getiriyor. Sergi kapsamında yer alan altı mekan ve eser seçkisini detaylarıyla sizler için derledik.

Balat Kültürevi

Buradaki seçki, Yukarı Bak, Sınırlı Coğrafyanın Yıldızlı Ufukları sergisinin hem ilk rotası hem de Nilüfer Belediyesi ve Meteor İnşaat desteğiyle hayata geçen Balat Kültürevi’nin ilk etkinliği oluyor. Sergiye bağlı mekanda yer alan eser seçkisi Özgürlük Köşenin Hemen Arkasında isimli grup sergisiyle izleyiciyle buluşuyor. CANAN, Dan Perjovschi, Emilia Kabakov ve İlya Kabakov, Fatoş İrwen, Henning Christiansen, İnci Eviner, Merve Morkoç, Rebecca Horn ve Vahit Tuna’nın üretimleri küratöryel kurguda bedenin kültürle ilişkisine toplumsal cinsiyet üzerinden eğiliyor. Serginin bu mekanının video üretimler için kimi zaman oldukça geniş kimi zaman bir koridor gibi daracık geçiş noktalarına ayrıldığını görmek mümkün. Yerleştirme, fotoğraf ve desen çalışmaları mekan seçkisinde disiplin olarak öne çıkan pratikler oluyor. Bu mekanda beden olgusu, insan varlığında somutlaşıyor. Ten rengi, saç, cinsel uzuv ya da beden ölçüleri, o bedenin toplum için bir vitrine dönüştüğü, sınıflandırma ve tanımlamayı kolaylaştırabilecek güvenli ya da tekinsiz sınırlara uzanıyor. Bu bağlamda beden başlı başına bir giysiye dönüşüyor. İnsan bedeni, kendisini saran kıl ve tüyleriyle salt kendi varlığına işaret ederken toplumla ilişkilendiği noktada güçlü bir kimlik göstergesine dönüşüyor. Doğa ve insanın ayrıştığı modern zaman sonrasında farklı toplumlarca bedene yüklenen anlamlar; serginin insan, hayvan ve bitkilerin yanında cansız varlıklara odaklandığı doğada kültürle şekillenen ikinci bir doğanın varlığına dikkat çekiyor.

Nilüfer Edebiyat Müzesi

Türkiye’nin ilk ve tek Edebiyat Müzesi olarak bilinen Misi’deki Nilüfer Edebiyat Müzesi, “bienal” tadındaki serginin ikinci rotası oluyor. Onur Sarıkaya küratörlüğünde hayata geçen ve “bienal”e eklemlenen Türkiye’nin Yeraltı Suları : Fanzin Edebiyatı adlı sergi, DDAFanzin Kolektifi kurucusu ile Onur Sarıkaya’nın koleksiyonlarının bir araya geldiği, yaklaşık 550 ila 600 adet fanzinden oluşan geniş ölçekli bir koleksiyonu meraklılarına sunuyor.

Nilüfer Belediyesi’nin resmi sitesindeki bilgilere göre Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından yapılan tescille, Özel Müze statüsüne alınan Edebiyat Müzesi iki katlı yapısıyla süreli sergiler, atölye ve söyleşilere ev sahipliği yapıyor. Üst katında Behçet Necatigil, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet ve Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi yerel ve uluslararası edebiyat dünyasına mâl olmuş 185 yazarımızın yapıtları, yaşamlarına dokunan kitap eskizleri, daktiloları, gözlük, kalem ve pipo gibi kişisel eşyaları yer alıyor. Ayrıca 800 el yazması mektup dijital olarak aynı mekanda sergileniyor.

Yukarı Bak, Sınırlı Coğrafyanın Yıldızlı Ufukları sergi mekanlarına dâhil edilen müzedeki fanzin koleksiyonu, uluslararası arenada Birinci Dünya Savaşı sonrası açığa çıkan ancak Türkiye’de 1970’lerde yakalanabilen bu kültürün 80’ler, 90’lar ve 2000’lerden itibaren günümüze uzanan kronolojik seçkisine ev sahipliği yapıyor. Bu bağlamda Türkiye’de çıkan “antares” isimli ilk fanzin, orijinal basımıyla sergide yer alıyor. İlk başlarda teksir kağıdına basılan ve ODTÜ’lü bir grup mühendisin hayata geçirdiği “antares”, bilim-kurgu üzerine içerikler yayımlıyor. Onur Sarıkaya’nın anlatımıyla fanzin kültürü Birinci Dünya Savaşı etkisi, Fütürizm ve Sürrealizm akımlarıyla şekillenen manifestolar sayesinde hız kazanıyor. Türkiye’de 1980’lere gelindiğinde “Zolta” ve “Galaktika” çıkıyor. Onlar öncesinde ilk bilinen ve dünya çapında ün yapmış fanzinimizin “MondoTrasho” olduğunu öğreniyoruz. 90’ların başı 80’lerin Merve Morkoç, ‘Living Sculptures’, c-print baskı, 30x40cm, 2021 sonuna gelindiğindeyse Punk kültüründen Metal’e geçiş süreci başlıyor. Bu bağlamda Sarıkaya, “Türkiye’nin en az satan müzik dergisi” sloganıyla basılan ancak buna rağmen en çok okunan “Laneth” isimli fanzinden bahsediyor. Son olarak 90’lardan günümüze uzanan, cam masa altında sergilenen koleksiyon seçkisiyle mekandaki sergi turu sonlanıyor. Punk ve Rock müzikten ilham alan fanzinler, bedeni bulunduğu toplumda popüler ve alt kültür odağında şekillendiren önemli kültürel göstergeler. Bu bağlamda bir toplumun edebiyat tarihiyle popüler kültürüne ışık tutan geçici ve süreli sergilerin birlikteliği, kültürün homojen görünümlü heterojen yapısına da dikkat çekiyor.

Fotoğraf Müzesi

Marguerite Bornhauser’in Siyah Yandığında isimli kişisel sergisi, “bienal” rotasının üçüncü durağını oluşturuyor. Sanatçı, sergideki bütün fotoğraflarını Fransa’da çekerken; gazeteler için hazırladığı ve ticari kaygıyla ürettiği portrelerden ilham alıyor. Tıpkı bir haberi üretirken olduğu gibi üretimlerinde farklı yer ve insanların hikayesine uzanıyor, peşinden gittiği hikayeleri fotoğraflıyor.

Yekhan Pınarlıgil‘in anlatımıyla sergide, sanatçının annesi ve yakın arkadaşlarının hikayesi görülüyor. Işık ve gölgenin yüzeydeki iz düşümü, Bornhauser’in yapıtlarında benzer şekilleri çağrıştıran triptik ya da diptik dizimlimlere kapı açıyor. Örneğin; bir kumsalda uzandığı düşünülen anonim bir bedenin üzerine düşerken bir süre sonra kaybolacak gölgenin izleriyle bir kanyonu andıran girintilerin şekillendirdiği arazi izleri birbirleriyle eşleşmesi bakımından yan yana sergileniyor. Sanatçı yeni fotoğraflar çektikçe, aralarındaki ilişki değişebiliyor ve bu nedenle fotoğraflar da kendi aralarında yer değiştirebiliyor. Sanatçının pratiğinde fotoğraf yanmasının bir önemi var. Pınarlıgil’e göre yanma etkisi, fotoğrafın bir kısmını izleyiciye yanan kısmınıysa sanatçıya bırakan bir efekt niteliğinde konumlanıyor. Marguerite Bornhauser, sergi kapsamında 17 Haziran’da Bursa’da olacak.

Nâzım Hikmet Kültürevi, Doğa Tarihi Müzesi - Tayfun Serttaş

Serginin üçüncü durağı Nâzım Hikmet Kültürevi, Tayfun Serttaş’ın Doğa Tarihi Müzesi ile CANAN’ın Efsunlu Dünya Hayal Değil, Üstündeyiz sergilerine ev sahipliği yapıyor. Tayfun Serttaş’ın sergisi, Paris Doğa Tarihi Müzesi’ndeki Mineral odasında tesadüfen karşılaştığı Abdullah Bey Koleksiyonu ile başlayan ve “Ülkemizde neden bir doğa tarihi müzesi yok?” sorusuna evrilerek bunun için yanıt aradığı sürece uzanıyor.

Paris’te Jön Türkler üzerine araştırma yapan ve o dönem Paris’ten yazılan mektupları araştıran arkadaşlarına konuyu açan sanatçı, kendi araştırması için söz konusu mektup okumalarına katılıyor. İz sürdüğü konuya dair ilgili mektuplarda somut bir kanıt bulamayan sanatçı, bu esnada Abdullah Bey’in Türk Kızılayı’nın kurucusu olduğunu öğreniyor. Avusturya - Macaristan İmparatorluğu dağıldığı sırada Osmanlı’ya göç eden Macarlardan Abdullah Bey, bugün Marmara Üniversitesi olarak geçen ancak o dönemler Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane’de bulunan, ülkenin ilk Doğa Tarihi Müzesi’ni kuran isim oluyor. Sonrasında bu koleksiyon İstanbul Üniversitesi’nin Vefa semtine taşınıyor. Nitekim burada çıkan ve Vefa Yangınları olarak adlandırılan olay, bütün yapıları ahşap olan semtin tamamını yangın esnasında küle çeviriyor. Abdullah Bey’in yarattığı Doğa Tarihi Müze Koleksiyonu da ne yazık ki beraberinde yok oluyor. Abdullah Bey’in mezarını araştıran Tayfun Serttaş, modernizmle başlayan ve insan dışı canlıların sınıflandırılmasına uzanan sürecin, beraberinde bireyleri de kategorize ettiğine dikkat çekiyor. “Ben sergimde modern sonrasında döndüm; anatomi, beden, tür - alt tür ve bunların tasnif ve nasıl bir sunumla sergilendiğine eğildim. Bugün Türkiye’de doğa tarihi müzesi kurulmaya çalışılsa neye benzerdi? Baya absürd bir yere.”

En sonunda sembolik bir bağlamda, yapıtlarıyla kendi Doğa Tarihi Müzesi’ni kuran sanatçı, sergi mekanının girişinde Abdullah Bey’in hayatına, bugün nerede olduğu bilinmeyen mezar taşına ve Paris’teki müzede karşılaştığı Abdullah Bey kürsüsüne dair anıtsal bir yapı kurguluyor. Bu bağlamda serginin üçüncü durağı, bedenin toplum ve kültürle ilişkisine ve sınıflandırma biçimlerine insan bedeninin yanı sıra bitki, hayvan, mineral gibi varlıkların bedeni üzerinden de eğiliyor. Kültürle yaratılan doğa algısında, ilgili varlıklara yüklenen anlamlar ile bir toplumu nasıl şekillendirdiğine dair güçlü bir sorgulama alanı açıyor. Kolombiya Üniversitesi iş birliğiyle gerçekleşen sergi kapsamında konuya dair bir kitap da hazırlanıyor ancak sanatçıdan şu an için basılamadığı bilgisini öğreniyoruz.

Efsunlu Dünya Hayal Değil, Üstündeyiz - CANAN

CANAN’ın Efsunlu Dünya Hayal Değil, Üstündeyiz sergisi mitolojik anlatılarda, inanç ve tarih sahnesinde uzun yıllar iyi ya da kötünün temsili olan sembollere dair gözle görülmemiş, efsanevi yaratıklarla ilişkilenen mekan yerleştirmesine uzanıyor. Tayfun Serttaş’ın sergisinde görülen ve Osmanlı’da “Acaibü’l-Mahlukat” olarak adlandırılan canlılar, CANAN’ın yerin altındaki sergisinde yeryüzü, gökyüzü ve mağaralara uzanarak inanç ve umudu mitolojik karakterlerin bedenlerine dönüşüyor. Sergide görülen bu karakterler sanatçıya göre hayallerimizi temsil ediyor. Kuşaklar boyunca anlatılan mitoloji ve masallar, insan dışı varlıklara doğaüstü anlamlar yüklüyor. Bu bağlamda sergideki mistik görünüme dikkat çeken CANAN, yapıtlarının temelinde yatan arzu dünyasına eğiliyor. Bu yönüyle sergi mekanı herkesin hayallerini gerçekleştirebileceği, dilekler dileyip aşkı hissedeceği arzular diyarına dönüşüyor.

“Cadı Otu, Kehanet Topları” isimli zemin üzerinde sergilenen yuvarlak, rengârenk aydınlatmalar üzerinde CANAN’ın mitolojik ögeleri kendi ekseninde döner halde sergileniyor. Hepimizi cadıya benzeten sanatçı, bu otlar ve kehanet toplarıyla istediklerimizi gerçekleştirme gücümüze ışık tutuyor.

“Alaaddin’in Sihirli Yorganı” isimli bitmemiş bir yapıtı, sanatçının izleyiciyle bitirmeyi düşündüğü bir yerleştirme. Tavandan ince misinalarla sarkıtılan ve yaldızlı, sarı işlemeleriyle sergilenen yorganda ürkütücü algılanan böcek imgesi bir süs aracına dönüşüyor. Sergi mekanında lavanta keselerinden esinlenilen ve içleri kurutulmuş gül ve lavantalarla doldurulan heykeller görmek mümkün. Hepsi tavandan sarkıtılan yapıtlar, sanatçı için “kurutulmuş, uçucu heykellere” karşılık geliyor.

Son olarak CANAN’ın sergideki “Ceylan”ı, aslan karşısında ürkek sezgilerine güvenerek hayatta kalan ceylana övgü niteliğinde. “Ürkek kaçışı, sezgisi onun güçsüz olduğunu göstermez. İnsanın kendi doğasına güvenmesi çok önemli. Kaçmak, nerede yapılması gerektiğini bilirseniz korkaklık değil kahramanlıktır.” İzleyicinin “Ceylan”dan cesaret alarak dileklerini dilediği özel bir alan da bulunuyor. Kurutulmuş gül yapraklarından yaptığı “Ceylan”ın önünde küçük gül tomurcukları yer alıyor. Ona yaklaşan ve dilek dileyen izleyici, bu ritüelin sonunda küçük bir tomurcuğu yanında götürüyor. Eğer dilek gerçekleşirse - imkanı olan sergi mekanına gelip başka izleyicilerin de dilekleri gerçekleşsin diye iki gül daha bırakıyor - gül tomurcuğunu bir suyun içerisine bırakıyorsunuz.

Pancar Deposu

Serginin bir sonraki rotası, endüstriyel miras olarak değerlendirilebilecek ve belediyenin kültür projeleri kapsamında topluma yeniden kazandırılan Pancar Deposu oluyor. Bu mekan Anne-Charlotte Finel, Ateş Alpar, Berat Işık, Berk Kır, Eda Soylu, Erinç Seymen, Ghazel, Gözde İlkin, Güneş Terkol, Merve Morkoç, Şafak Şule Kemancı, Vahit Tuna ve Yasemin Bihter Adalı’nın bir araya geldiği Haz, Işıltı ve Kahkaha sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, bedenin toplumla ilişkisine kimlik, aidiyet, göç ve ataerkil sistem üzerinden ışık tutuyor. Endüstriyel bir miras alanı olarak hayata geçen mekanda video, yerleştirme ve artırılmış gerçeklikle üretilen yapıtlar seçkisi bulunuyor.

Gölyazı Kültürevi

Gölyazı Kültürevi’nde yer alan İnce Elemek Sık Dokumak adlı sergi; Fatoş İrwen, Gözde İlkin, Güneş Terkol ve Şafak Şule Kemancı’nın çalışmalarına yer veriyor. Yapının tarihi, mübadele esnasında yapımı tamamlanan ancak sonrasında Rumların bölgeyi terk etmesiyle kullanılmadan yıkılan bir kiliseye uzanıyor. Küratörün anlatımıyla uzun süre yıkık halde duran ancak Nilüfer Belediyesi’nin girişimleriyle 2014’te yeniden kazandırılan yapı, “hiçbir zaman kilise olarak yaşamayan bir yer olsa da yılda bir kez ibadete açılıyor.” Bu seneki ibadet günüyse serginin kapanış tarihi olan 31 Temmuz’a denk geliyor. Yekhan Pınarlıgil’in anlatımına göre bu sergi, sadeliğiyle göz kamaştıran kilise çatısı altında sanatçılar ve küratöryel kurgunun yarattığı “ikona”larla ilişkileniyor. Kumaşın ve ipliğin öne çıktığı pratiklerle üretilen sergideki eserler kilisenin süslemelerden uzak, beyaz renkli duvarlarında; Şafak Şule Kemancı’nın mitolojik anlatıdaki yılanına, Gözde İlkin’in “denizle, gitmekle ve suyla alakalı” işine, Fatoş İrwen’in “saçı iplikle ilişkilendiren, onun kırılganlığı hassaslığı ve beraberinde getirdiği güce vurgu yapan” üretimlerine alan açıyor. Son olarak Güneş Terkol’un “Hu Hu Hu” adlı kumaş üzerine işlediği serisi, ahşap kirişlerin yer aldığı kilise tavanında, bir uçtan diğer uca uzanıyor; rüzgar ve kiliseye giren kuş cıvıltılarıyla mekanda süzülürken seyredilebiliyor.

Nilüfer Belediyesi ile Türkiye Fransız Kültür Merkezi’nin iş birliğinde gerçekleşen Yukarı Bak, Sınırlı Coğrafyanın Yıldızlı Ufukları isimli grup sergisi, kapsadığı altı mekan üzerinden 31 Temmuz’a kadar görülebilir.



Merve Morkoç, ‘Living Sculptures’, c-print baskı, 30x40cm, 2021


IstanbulArtNews | Haziran 2022

69 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör