• Doğukan Nohut

Olcan Nolcan’ın müşkülpesent güncesi

Güncelleme tarihi: 14 Oca

Yazar ve İllüstratör: Doğukan Nohut

Bölüm 2


Giyinme odasında aynaya baka kalmıştı akşam için hazırlanırken. Bayram sabahı yepyeni bayramlıklarını giyen bir çocuğun heyecanını yaşıyordu adeta. Nasıl da unuttuğu bir duyguydu bu! Zihni “nerede eski bayramlar“ klişesine kayacak bir zihin değildi asla. Olumlu yönde değişimi, gelişmeyi, farklılaşmayı severdi. Ona göre geçmişe takılı kalmak depresyonu, geleceğe takılı kalmak da anksiyeteyi tetiklediğinden, elinden geldiğince ana odaklanmaya özen gösterirdi. Ama Beyoğlu’nda yaşadığı için eskinin içinde, eskiye yakındı her zaman. Yeni yok muydu hayatında? elbette vardı. Her ne kadar yaşadığı şehrin yenisine çok ayak uyduramıyorsa da, uzak da kalamıyordu. Çünkü maruz kalıyor, maruz bırakılıyordu.

Dalıp gittiğini fark edince topladı kendini. Akşam Atatürk Kültür Merkezine gidecekti. #yeniden. Çok olmamıştı açılalı. Kendi açılışını ise tabii ki bale ile yapacaktı Olcan Nolcan. “Uyuyan Güzel”i izleyecekti bir kez daha. Bu sefer AKM’de.

Balenin yeri ayrıydı onun için. Kayırırdı hep baleyi, evlat ayıran bir ebeveyn gibi. Her sanatçıya saygısı büyüktü ama balede emeği geçenler çok başkaydı onun için. Her biri bir inci tanesiydi ve çok değerliydi. Temsil başladığı anda göğüs kafesinin içinde hissettiği coşkunun keli- melerle ifade edilebilmesinin yolu yoktu. Bugün ise evine yürüme mesafesinde, toplumun birçok kesimi için büyük önem arz eden, yıllarca sessiz ve boynu bükük kaldıktan son- ra yenilenerek tekrar açılan bir sanat merkezine ilk kez, hem de bir bale temsili izlemeye gidiyordu. Heyecanı bambaşkaydı.

Çok özenmişti her zamanki gibi. Pırıl pırıl parlayan rugan ayakkabılarını giydikten sonra, siyah kaşmir paltosunu geçirdi sırtına. İpek kaşkolunu boynunda bir tur döndürdükten sonra evden çıkmak için hazırdı. İyi görünüyordu, hem de çok iyi. şık olmak ya da iyi görünmekten ziyade duyduğu saygıdandı bu özen. Saç, sakal ve bıyık kontrollerini de yaptıktan sonra kapıdan çıktı. Tam kapıyı çekip kapattığında ise kulaklıklarını almadığını fark etti. Onun için çok önemliydi kulaklıkları. Hani şu kablosuz olanlardan... Taktığında dış sesleri engelleyip dünya ile iletişimi- ni kesen kulaklıklardan... Gideceği güzergâhı onlar olmadan atlatması imkansızdı.

Taksim’e nazır vitrininde tatlıların üzerinden şerbet akıtan çığırtkan esnafın sesine, saç ekim merkezlerinden onar onar çıkmış, kafası mayın tarlasına benzeyen, cılk yarası kafasının yanından akmasın diye siyah bandıyla gezen ve müstakbel saçlarını görüntülü konuşma yaptığı eşine dostuna umutla ve coşkuyla anlatırken ne ne kadar bağırdığından ne de nereye doğru yürüdüğünden haberi olmayan, şelalelerce akıtılan şerbetin tapon cazibesine kapılıp, kaldırım üzerinde ağızlarını şapırdata şapırdata fütursuzca, yarınları yokmuşçasına tatlı yiyen ve ülke ekonomimize suni teneffüs yapan turistlerimize maruzkalmak istemiyordu. Özellikle de bale temsiline giderken.

Bunun için çok etkili bir yöntem geliştirmişti, kendince. Kimseyle de paylaşmamıştı insanların ona manyak ya da ırkçı gözüyle bakmaması için. Halbuki ikisi ile de alakası yoktu. Bu dönemki Beyoğlu’na alışamamıştı sadece. içi almamıştı işte. Daha kötü dönemleri de olmuştu belki ta- mam ama emin olduğu bir şey varsa, o da çok çok daha iyi dönemlerinin de olduğuydu. 1940’ların Taksim Meydanı’na bayılırdı mesela. Daha önceki ve daha sonraki Beyoğlu’na... Ama günümüz Beyoğlu ona göre değildi pek. Dert etmezdi gerçi bunu çok fazla. Ne yapacaktı ki zaten? Sürekli eski fotoğraflara bakıp ah mı çekecekti? Yoksa vaadedilen projele- ri gözden geçirip, “bir umuttur yaşamak,” diyerek geleceğin gelmesini mi bekleyecekti?

Taktı kulaklıklarını ve yürümeye başladı. Alışıldık manzaralara yaklaştığında geliştirdiği yöntemi uygulamaya koydu. Ruh haline göre bir şarkı seçti önce. Barry White, “Can’t Get Enough of Your love”. Şarkıyı tekrara aldı. Korna, bağrışma, kavga, taksi çağır(ama)ma, yüksek desibel telefonla konuşma seslerini engelledikten sonra sıra görüntü ayarlarına gelmişti.

Taktı kulaklıklarını ve yürümeye başladı. Alışıldık manzaralara yaklaştığında geliştirdiği yöntemi uygulamaya koydu. Ruh haline göre bir şarkı seçti önce. Barry White, “Can’t Get enough of Your love”. Şarkıyı tekrara aldı. Kulaklığının dış ses kapama özelliğini açtı. Korna, bağrışma, kavga, taksi çağır(ama)ma, yüksek desibel telefonla konuşma seslerini engelledikten sonra sıra görüntü ayarlarına gelmişti. Gözlerini çok hafif şaşı yaptı. Bu sayede hem yolunu seçecek kadar önünü görebiliyor hem de detaylara takılmadan sadece puslanmış şehir ve araç ışık- larıyla kendisini istediği döneme, istediği yere ışınlamış oluyordu. Şarkının ritmine uydurduğu adımları, yüzünde gülümsemesi, insanların fark edemeyeceği düzeydeki şaşı bakışlarıyla AKM’nin yolunu tuttu.

Birden önüne uzatılan broşürle irkildi. Bakışlarını düzeltti. Bir kebapçı el ilanı dağıtıyor sandı önce. Gözleri normale dönüp alıştıktan sonra uzatılan broşüre baktı. O da ne? “Beyoğlu Kültür Yolu Festivali”. Yaşadığı semtte festival mi vardı? Ooo, epey de olmuştu başlayalı. E, niye haberi olmamıştı hiç peki? “Tanıtım sıkıntılarıdır her zamanki gibi,” diyerek müziği durdurdu. Broşürü uzatan adam içeri buyur etti Olcan Nolcan’ı. Taksim Maksim’in önündeydi tam. “Bu nazik daveti kabul etmeli miyim acaba,” diye düşündü. Temsilin başlamasına daha çok vardı. Bilerek erken çıkmıştı evden, AKM’yi detaylı gezmek istediği için. Ama bu davete icabet etmek konusunda içinde bir korku vardı Olcan Nolcan’ın. içerde onu neyin beklediğine dair en ufak bir fikri yoktu. Sergilenen işlerle ilgili değildi kaygısı. Onu bekleyen renovasyondu korkutucu olan. “Hadi yine iyisiniz yıkmadık restore ettik yaşatıyoruz Maksimi ve Majik sinemasını,” denmişti ya. Acaba nasıl yaşatılıyordu?

Asla başını kaldırıp bakmazdı önünden geçerken. Maksim’in üzerine dikilen kaçak kat görünümlü yeni otel binasını görmemek için. Çok tersti onun estetik anlayışına. Gerçi İstanbul’un birçok yerinde vardı benzerleri. Kaçak katlı canım tarihi binalar... Kendini toparladı. iç sesi ona ön yargılı olmamasını söylüyordu. Belki de içerisi harika bir kültür sanat merkeziydi şu an. Otoparktı bi ara diye hatırladı, virane haldeydi. şimdi içeride bir sergi olduğuna göre toparlanmış yeniden kazandırılmıştı muhtemelen. Hem o değil miydi yeniyle modernle arasını iyi tutan? Gülümseyerek girdi içeriye.

Girmesiyle pişman olması bir oldu. içerisi bir fabrika deposu gibiydi. Dört tarafı beton sıvanmış soğuk buz gibi bir depo. Etrafa serpiştirilmiş eserler ısıtamamıştı içeriyi. Öyle de bir misyonları yoktu tabi ama, değdiği yeri güzelleştirirdi ya sanat, yetememişti bu sefer. Bakakaldı etrafa. eserlere odaklanamadı. Evden çıkarken içinde büyüyen heyecan yok olup gitmişti. Neden uzatılmıştı ki o el ilanı ona? Neden o an kurguladığı sahte dünyasından uyandırılmıştı ki?

Hayal içinde temsil izlemeye gidiyordu o. Resmen hayal kurmayı bile çok görmüşlerdi ona. Kendisini geleceğe dair hayal kuramayan günümüz üniversite öğrencileri gibi hissetti. Elleri titreyerek çıkardı kulaklıklarını cebinden ve taktı kulaklarına. Gri beton sıvalı duvara yaslanıp 20’lerden bir caz şarkısı aradı. Siyah Rus’un zamanındaki Maksim’e götürürdü belki onu bu şarkı. Ya da bir çarliston? Ama işe yaramadı. Beyoğlu’nda caz eğreti duruyordu artık, çarlistonsa sadece bir biberdi insanlar için. “Tamam,” dedi Olcan Nolcan; “o kadar uzağa gitme, gel yakına.” Yine bir karıştırdı çalma listesini ama ne Zekiyardım edebildi ona ne de Müzeyyen.

İşleri inceleyemeden çıktı oradan. Derken hemen sol tarafındaki başka bir kapı ilişti gözüne. Küçük bir alandı burası. Acının üzerine gitmek istercesine girdi içeri. Alçıpan karşılamıştı bu sefer Olcan’ı. “Nispeten daha sıcak bi malzeme,” diye düşündü ama en az çıplak beton kadar ruhsuzdu beyaz boyalı alçıpan duvarlar. içeride tek bir sanatçının iki adet işi vardı: Bernard Pras. Nasıl bir tesadüftü bu? Nasıl hissetmeliydi? eskiyi alıp yeniden yorumlayan birsanatçı... Üstelik atık malzemelerle... Renoir’ın “la Grenouillére”si ve vakti zamanında TRT’de “Muhteşem Yedili” adıyla izlediği 1960 yapımı “The Magnificent Seven” filminin anamorfik olarak yeniden yorumlanmış afişi...

Bir sanatçı çöp denilebilecek malzemelerle eski bir eseri yeniden yaratırken biz elimizdekileri çöpe çeviriyorduk. Neydi ki bizim zorumuz acaba yaşadığımız ülkenin, şehirlerin değerleriyle? “Gerçi insan olmak bunu gerektiriyor herhalde,” diye düşündü Olcan Nolcan. Doğaya da aynısını yapmıyor muyduk?

Biraz toparlamıştı kendini. iyi gelmişti ona Bernard Pras. Ama içinde farklı bir endişe belirmişti. Peki ya AKM’de onu neler bekliyordu? Zihni yeni bir şoku atlatabilir miydi?

Biraz ümitliydi ama yine de. en azından emeği ve tasarımı babadan oğula aktarılmış bir yadigâr söz konusuydu. Kötüden ziyade göreceli bir sürprizin onu beklediğini düşünerek adımlarını sıklaştırdı.

Opera baleye özellikle dışarıdan bu denli gösterişli olan bir salon yapılması hoşuna gitmişti. Baleyi kayıran sadece kendisi değildi belki de. Temsilin başlamasına az bir zaman kala hareketli tavan aydınlatması endamını gösterdi. Fakat o da ne? insanlar alkışlıyordu. Evet, insanlar bir aydınlatmayı alkışlıyordu.

Neden geriyordu ki kendini? Anı olduğu gibi yaşamalı, şayet kendine has bir rengi varsa onu katmalıydı yaşadığı coğrafyaya. ellerini cebine sokup, gülümsemeye çalışarak AKM’ye doğru hızla yürüdü. Temsile az bir vakit kalmış, kapıdaki sıra bir hayli uzamıştı. Neyseki hızlı eriyen bir sıraydı. Ancak buna rağmen AKM’yi gezebilecek vakti kalmamıştı. Herkesin merak ettiği kırmızı küre yani Opera ve Bale Salonu karşısındaydı. Sosyal medya hesaplarına malzeme çıkarmaya çalışanların kadrajından köşe bucak kaçarak zor da olsa kapıya ulaştı ve içeri girdi.

Şimdilik her şey yolundaydı. evet eskisinden farklıydı, fakat güzel ve zarifti. Opera baleye özellikle dışarıdan bu denli gösterişli olan bir salon yapılması hoşuna gitmişti. Baleyi kayıran sadece kendisi değildi belki de. Temsilin başlamasına az bir zaman kala hareketli tavan aydınlatması endamını gösterdi. Fakat o da ne? insanlar alkışlıyordu. Evet, insanlar bir aydınlatmayı alkışlıyordu. Şaşkınlığını gizleyip “insanların AKM ye kavuşmuş olmalarının heyecanıdır herhalde,” diye düşünmek istedi.

Salonun hareketli aydınlatması izleyiciyi selamladıktan sonra temsil başladı. Orkestranın ardından dansçılar birer inci tanesi gibi döküldüler sahneye. Gösterişli dekor, muhteşem kostümler, muazzam performans... Her şey çok keyifliydi onun için. Bu muazzam tecrübenin yüreğine serptiği su ile eve dönüşte daha çok kaldırdı başını yukarı Olcan Nolcan, etrafına daha da çok baktı. Kulaklığını takmadan, gözünü şaşı yapmadan yürüdü İstiklal Caddesi’nde. inanamıyordu kendine. Ama saadeti kısa sürdü. Gözü bir anda sol kanatta yükselen ve geçirdiği renovasyondan sonra Amsterdam’ın Red light pavyonlarını aratmaz hâle gelen Alkazar Sineması’na gitti. Duraksadı, bu kadar çabuk yıkılmamalıydı, zoraki gülümsemesini giyinip yürümeye devam etti. Adımlarını istemsizce hızlandırmış, gözünü yerden daha az kaldırır olmuştu. Böyle böyle Tünel’e varmış sayılırdı artık. Rahat bir nefes alabilirdi.

Bu düşüncenin cazibesi ile gözlerini yerden kaldırdı önce soluna sonra bir de sağına baktı. Bu sayede son darbeyi de sanki restore edilirken lego kentin bir parçası hâline getirilmeye çalışılmış Narmanlı Han’dan aldı. O an ne kadar uzun zamandır istiklal’de yürümediğini ve bunu neden yapmadığını hatırladı. Başladığı yere geri dönmüştü Olcan Nolcan. Zoraki gülümsemesi yüzünden uçup buharlaşıp yok olmuştu. elini cebine atıp kulaklığını çıkardı.


IstanbulArtNews | Ocak 2022

75 görüntüleme0 yorum