• Tuba Parlak

‘Piyasadaki fiyat politikaları çok garip’

‘Genç sanatçıları hatta yeni mezun sanatçıları muazzam şişirilmiş fiyatlara satabilenlerin para kazanabildiği bir meslek oldu,’ diye nitelendirdiği galericilik mesleğini 18 yıldır yapan ve bu anlamda sektörün en eskilerinden olan Daryo Beskinazi’yle, bir süre önce Nişantaşı’ndan Karaköy’e taşıdığı x-ist galeride buluşup sektörün bugününe baktık.

Daryo Beskinazi

18 yıllık geçmişiyle İstanbul’un en köklü galerilerinden biri olan x-ist’in sahibi Daryo Beskinazi “x-ist bir duvar galerisidir, x-ist figür gösterir, x-ist boya sever” sözleriyle tanımladığı galerisini bir süre önce ezeli muhiti Nişantaşı’ndan Karaköy’e taşıdı. Kendisiyle özdeşleşmiş sivri ve espritüel diliyle bir nevi “dejentrifikasyon”a (tersine soylulaşma) uğradıklarını belirten Beskinazi’yle bu süreci, güncel sanat piyasasındaki fiyat politikalarını, sanatta “Instagramation” yaklaşımını ve galerinin güncel projelerini konuştuk.


Taşınma hikayenizden başlayalım mı? Uzun yıllardır mülkü de kendinize ait olan bir mekanda, Nişantaşı ile özdeşleşmiş bir galeri olarak var oldunuz. Nasıl aldınız bu radikal taşınma kararını ve neden?

180 metrekare bir alandı orası ve önünde küçük, güzel de bir bahçesi vardı. Konuklarımın büyük bir kısmı Cumartesi akşamüstüne doğru gelirlerdi beğendikleri bir esere bakmaya (ya da almaya) ki ardından orada oturup birer kadeh bir şey içerek sohbet edebilelim. Çok da keyifliydi o süreç. Şimdi burada günümüzün steril plaza koşullarındayız, balkon yok, sigara yasak… Ama nedense galeriler de zaten artık böyle olmalı gibi bir imaj var kafalarda, biz de ona uyduk.

Nasıl mı geldik buraya? Şöyle geldik, öncelikle Nişantaşı’nda demografik yapı acayip bir biçimde değişmeye başladı. Bölgenin kalburüstü, kadim sakinleri ufak ufak gitmeye başladılar, çünkü şehir içinden sıkıldılar ve banliyöye yerleştiler. Onların yerini alan ve günlük hayatını muhitte geçiren insanlar milliyet değiştirdi. Yanlış anlaşılmasın burada ırkçı bir söylem yok, ancak özellikle Suriyeli göçmenlerin Türkiye’ye girmesinden sonra inanılmaz yoğunlukta bir Arap nüfusu Nişantaşı’na yerleşmeye başladı. Civarımızdaki otel sayısı arttı, bu otellerin misafirlerini taşımak için kullandığı devasa siyah Vito’lar her yeri işgal etmeye, araç trafiğini sıkıştırmaya başladı. Tabii bizim sokağımızda çok fazla lüks tüketim mağazası da olduğu için, özellikle deri kürk vesaire, Ruslar da burayı yoğun biçimde tercih etmeye başladı. Bu insanların hiçbirinin sanatla ilgileri yok. Haliyle bizim günlük ziyaretçi sayımız bire ikiye indi ve bu durum satışlarımıza da yansımaya başladı. Biz de böyle gitmez deyip yeni arayışlara başladık. Baktık herkes Karaköy tarafına geliyor, buraya yöneldik. Başlarda istediğimiz gibi bir yer bulamadık. O esnada Galeri Nev İstanbul’un halihazırda içinde olduğumuz binadan çıkması söz konusu oldu, bize de bir teklif geldi. Tek bir kat ve 300 metrekare… Avantajları da dezavantajları da vardı. Üzerine yattık, dedik ki avantajlarımız dezavantajlarımızı moda deyimle “bir tık” geçiyor, geldik.


Tavanlar diğer tarafa göre yüksek değil mi?

Yüksek tabii. Diğer tarafta tavan yüksekliği 2.70 santimetreydi, standart. Burası üç metre, fena değil. Ev için tabii güzel bir ölçü ama bir galeri için süper değilse de makul. Çünkü galeride yüksek tavan şart, özellikle de monumental heykeller sergileyebilmek için. x-ist’in böyle bir sergileme stili yok tabii ama belli mi olur?


Yani siz mülkü kendinize ait bir yeri terk edip buraya geldiniz ve kira ödüyorsunuz. Orayı ne yaptınız?

Evet, öyle oldu! Ben de orayı kiraya verdim. Aslında bizim açımızdan bakınca bu bir “dejentrifikasyon” sayılır. Nişantaşı’ndan çıkıp Karaköy’e geldik ama buraya gelip üstüne kira ödemek gibi bir yükün altına girmemize rağmen takip açısından baktığımızda avantajlıyız. Beş altı galerinin bir arada olduğu bir yerde olunca, herkes birbirinin ziyaretçisi ve müşterisinden faydalanıyor. Sağ olsunlar, bizim galericilerimiz arasında öyle sert bir rekabet olmadığı ve herkes kendi müşterileriyle ziyaretçisini diğer galerilere de yönlendirdiği için sirkülasyonumuz arttı. Bu anlamda hoş bir sinerji oldu mekanlar arasında, ki bu da hem ziyaretçiye hem de satışlara yansıdı. Satışlarda çok büyük bir artış söz konusu olmasa da yüzde 15 - 20 civarında bir artış sağladı.


Sıfır kiradan çıkıp buraya kira ödemeye geldiniz. Bu artış sizi kurtarıyor mu?

Hayır. Ama artan ziyaretçi sayısı bizleri mutlu ediyor. Zaten artık galericilik, ki bunu kötü anlamda değil takdir olarak söylüyorum, genç sanatçıları hatta yeni mezun sanatçıları dolar veya avro bazında muazzam şişirilmiş fiyatlara satabilenlerin para kazabildiği bir meslek oldu. Ben x-ist’in sahibi olarak 18 yıllık galericilik hayatımda, İstanbul’un en eski birkaç galerisinden de biri sıfatıyla hep genç sanatçıları temsil ettim ve hep dengeli bir fiyat politikam oldu. Bu politikayı benimserken piyasanın genelde altında kaldık, nitekim ben hiçbir zaman akademiden yeni çıkmış bir sanatçının 10x10cm işine 50 bin lira fiyat koymam, koyamam. Koysam satılmayacağından değil, doğru olmadığını düşündüğümden koymam. Sanatta liyakata inanıyorum çünkü. Rakamsal liyakat da bunun bir parçası. Ve şüphesiz hiyerarşiye de inanıyorum. Misal, x-ist ile 15 yıldır çalışan bir sanatçıyla yeni sanatçımın işini aynı etiketle koyamam, sırf çok beğeniyorum veya koyar koymaz tüm işleri satılıyor diye. Yani benimle çalışmaya başlamış bir sanatçının ikinci yılında Ansen ile aynı fiyatlara gelmesi mümkün değildir. Gelebiliyorsa da bu işte bir tuhaflık vardır, bir şeyler yanlıştır.


Bir şeyler de yanlış gibi bu arada sanki. Piyasadaki fiyat politikalarına bakınca…

Yanlış tabii ve ben bu fiyat politikalarını benimsemediğim gibi çok da garip buluyorum. Tercihimi genç Türk sanatçılarını, tabiri caizse yaratmak, yani sıfırdan ortaya çıkarmak ve onları sürdürülebilir kariyer adımları attırarak bir yere getirebilmekten yana kullanıyorum. Piyasadaki bu fiyat politikaları bizim misyonumuzla çok ters.


Biraz da galeri çizgisi meselesinden bahsetmek istiyorum. Son zamanlarda bunun da yitirildiğini ve ben bunun da şişirilmiş sanatçı profilleri ve fiyatlarıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Sanatçılar arasında copy-paste üretimler var. “Ayşe yapmış ben de yapayım”lar. Ben eskiden bir galeriye gittiğimde orada ne tarz işler göreceğimi az çok bilirdim. Şu an bu şekilde bahsedebileceğim galeri sayısı maalesef çok az. Galeriler de birbirlerinin satan sanatçılarının kopyası işleri kendi sanatçılarına yaptırıyor. Nereye gidiyor bu iş böyle?

Bu söylediğiniz şey bütünüyle ticari bir bakış açısı, tüm aktörlerin bakış açısından. Şimdi ben x-ist’i 2004’te açtım ve o zamandan beri bu galerinin bir çizgisi var. Nedir o çizgi? x-ist bir duvar galerisidir, x-ist figür gösterir, x-ist boya sever. Bunları neden seviyor x-ist? Çünkü ben bunları seviyorum. Ama bunun meşruiyetini ifade edebileceğim çok basit bir argümanım da var ve daha önce pek çok yerde de söyledim; ben bir sanatçının işlerine baktığım zaman eğer “bu sanatçının işini kendi koleksiyonuma alırım” demiyorsam onunla çalışmıyorum. Bu kadar basit. Şu an yeni sergisini açacağımız üç kadın sanatçı var. Genç sanatçılar hepsi de. Kesişme adlı serimizi yapacağız, yedinci edisyonu. Bu bizim, zaten biliyorsunuz çok uzun zamandır yaptığımız bir şey, hatta ilk yapan biz böyle keşifli ve seçimli sergileri. İlkini 2004 ya da 2005’te gerçekleştirmiştik. Ben Kesişme’de sergileyeceğim bu üç sanatçının birinden daha önce eser almıştım, diğer ikisinden de rahatlıkla alabilirim. Hatta mümkündür ki burada sergilenen işlerinden birer tanesini kendime alabilirim. Demek ki tümünün işlerini bayılarak seçtim. Bu benim en büyük keyfim, ama meselenin basit bir de mantığı var: Kendi koleksiyonuma alacak kadar bağ kuramadığım ve inanmadığım bir eseri nasıl satacağım? Beğenmediğin işi nasıl satarsın? Nasıl ikna edeceksin karşındakini? Kandıracak mısın?


Evet işin özü sonuçta bağ kurmakta bence de. Benim hiç bağ kuramadığım bir sergiye bir başkası bayılabilir, benim çok sevdiğim de başkasına bir şey ifade etmez. Sadece alım yapanları değil, biz yazarları da etkileyen bir durum bu.

Mümkündür elbette. Bu bağ kurma meselesini başka bir açıdan da çok önemsiyorum, kendim için değil, empatik anlamda eser satın alan koleksiyoner için önemsiyorum. Ben iyi satıcıyımdır; buraya gelen bir insanın aklına bile gelmeyecek bir işi ona satabilirim. Bunu çok yapmışlığım var. Hatta bana “her geldiğimde bir şey satıyorsun” diyerek gelmeyen tanıdıklarım bile var. Ama alıcısı işi sırf sen iyi satış ve pazarlama yaptığın için gözünde büyütmüş, pazarlamanın evrensel kurallarını doğru kullandığın için almışsa, o eseri sevmeye devam edecek, onunla bağ kuracak demek değildir. Reklam tuzağına düşmüştür ve iyi bir satıcının tatlı diline kanmıştır. Üç gün sonra bu kişi bana gelecek ve “bu eseri senden aldım ama niye aldığımı aslında bilmiyorum, ben bunu sevmedim, geri al” diyecektir. O zaman ben de ona “yahu parasını göndereli daha dört gün oldu, sanatçıya ödemesini dün yaptım. Bunu senden iki dakikada nasıl geri alayım, kusura bakma ama olmaz” diyeceğim. O da ikinci kozuna geçecek: “Tamam ya yüzde 10 eksik ver yine de al”. Bu diyalog sonuçsuz sürerken sıkılacak ve bir noktada “iyi o zaman ben de gider müzayedeye koyarım” diyecek. İşte orada Türk çağdaş sanatının paradigması çöküyor. Niye? Çünkü o kişi o işi satmayı kafasına o kadar koymuş ki, sırf sana inat olsun diye, 500’e aldığı eseri 100’e, 150’ye verebilir. Böylece sadece seni sarsmış olmuyor, o sanatçının geleceğini ve hayatını da tehlikeye atıyor. Müzayede rakamlarını referans alan o kadar fazla aday adayı var ki! İşte ben bu yüzden asla ve kat’a bu tür satışları yapmıyorum epeydir. Yapmadım mı? Vaktinde yaptım, evet ama nedamet getirdim işte! Hoş, kendimizi kandırmayalım bunun tersi de var.


Tersi derken nasıl bir şeyden bahsediyorsunuz?

Adam elinde nakit parayla geliyor ve “ben yeni ev aldım, param da var duvarlarımı doldurmak istiyorum” diyor, biz de “aman ne güzel, hoş geldiniz” deyip alesta bekliyoruz. Sonrasında ilk sorduğu şey “abi ben senden şimdi sekiz tane iş alacağım, bana ne fiyat yapacaksın?” oluyor. Bozulup, “canım kardeşim biz burada stoklu mal satmıyoruz, sanat eseri satıyoruz. Fiyat budur, ikramı budur. İster al ister alma” diye mukabele ediyoruz. Alıcı adayı bozuluyor bu cevaba ve “parasıyla değil mi kardeşim?” deyip altın vuruşu yapıyor. Haklı biliyor musunuz? Parasıyla abi! Şimdi ben o sanatçıya sorsam, sanatçı gurur yapıp “böyle adama iş mi satılır?” diyecek ama içi de gidecek. Para kazanacak çünkü, çok da doğal bu. Bakın dünyanın hiçbir yerinde, Arap ülkeleri de dâhil -ki Dubai’de bizzat gördüm bunu- insanlar galerilerle pazarlık yapmaz, yapsa bile çok cüz’idir, semboliktir. Senin orada koyduğun fiyatın, fiyat değer dengesini koruduğunu bilerek gelir sana. Tatlı kıyaklar yaparsın, mesela işte “tamam gümrüğünü üstleneyim” veya yurt dışında “yüzde 5 KDV’sini ben üstleneyim” filan dersin. Müşteri de çok naziksiniz der elli kere de teşekkür eder. Üç günde de parayı gönderir. Bizim ülkede kime, neyi, nasıl öğretmişler ben hiç anlamıyorum. Birisi kapımdan ilk defa giriyor ve ilk dediği şey, “abi alırım bunu senden ama bana yüzde 30 yap, 40 yap!” Destur yiğidim, bir soluklan önce! Sen kimsin? Bana bunlar gelmesin, ben böyle müşteri istemiyorum. Ben sanatsever ve gerçek koleksiyoner istiyorum. Gerçi tam “deveye sormuşlar boynun neden eğri” durumu bu. Ülkenin son 20 yılda geldiği hâl-i pür melâl. Diyeceksiniz ki 20 yıl önce böyle değil miydi? Hayır efendim, değildi. Pervasızlık bu boyuta çıkmamıştı en azından. Kötü olan şu ki, ülkenin geldiği durumda ben, elinde nakit parayla gelmiş olana ancak bir dereceye kadar hayır diyebilirim. O kadar zor ki mevcut ekonomik ortamda hayır diyebilmek! Hele sanatçılar açısından. Burada ızdırap çekecek olan sanatçı. Para kazanmazsa neyle malzeme alacak, neyle üretim yapacak? Haydi onu da bırak, ben nasıl motive edeceğim bu arkadaşı sanat eseri üretmesi için? O motivasyonun oluşması satışla olur. E, ben ne zamana kadar tuhaf tekliflere hayır diyebilirim? Kendi gücüm doğrultusunda diyorum, biraz cepten finanse ediyorum falan, ancak artık bir de hem indirim hem taksit talepleri var. Taksite itiraz etmiyoruz gerçi pek, o iyi niyet. İki taksit üç taksit rica edince yıllardır bildiğimiz insan, elbette onu kabul ediyoruz. Ama tanımadığıma neden yapayım kardeşim taksit?



Görseller, Metin Alper Kurt’un, 17 - Mart 30 Nisan tarihleri arasında x-ist galeride gerçekleşen Kağıt, Taş, Zaman isimli kişisel sergisinden.

Görseller, Metin Alper Kurt’un, 17 - Mart 30 Nisan tarihleri arasında x-ist galeride gerçekleşen Kağıt, Taş, Zaman isimli kişisel sergisinden.

Ekonomik krizin bizi getirdiği bir nokta bu da sonuçta. Bilemiyorum tam nasıl bir motivasyon var bu tür alıcılarda ama biraz da krize bağlı sanki?

Bu noktada ben size azalan marjinal fayda mevhumunu anlatacağım. Çok önemli bir şey bu, bir ekonomi kuralı. Şu anda insanların fiyatlarla ilgili, “yahu bu rakamlar nedir, bunlar nasıl böyle arttı?” demesinin sanatsal izdüşümünü anlatacağım: Çok sevdiğim bir gözlüğüm var. Kırıldı, gözlükçüye götürdüm. Bende o çerçeveden iki tane vardı, biri numaralı, biri güneş gözlüğüydü. Gözlükçüye dedim ki numaralıya acil ihtiyacım var, güneş gözlüklerine numaralıyı takalım, öteki çerçeveyi de kaynak yaptırıp güneş camlarını ona aktaralım. Tamam dedi. “Ne kadar peki” diye sordum, çünkü kaynaktan daha ucuzsa belki çerçeveden bir tane daha alırım diye düşünmüştüm. Yenisi 1000 lira dedi çerçeve için, “of, çok pahalıymış” dedim, kaynağa döndüm. Sonra basit bir hesap yaptım. 1000 TL yaklaşık olarak 70 dolar. Ben o çerçeveyi dört sene evvel, dolar 2.8 lira iken 280 liraya almışım. Yani 100 dolara! Benim için dört sene evvelki 100 doların TL karşılığı, bugünkü 70 doların TL karşılığından çok daha uygun fiyatlıymış. Alın size azalan marjinal fayda. Ben o zaman 100 dolar karşılığı parayı vermeyi hiç önemsemeyerek birden fazla alabilirken, şu anda 70 dolar karşılığı olan bir parayı vermeyi zül buluyorum, fazla görüyorum. Sanat alımında da durum bu. Benim bundan dört sene evvel 2000 avroya sattığım iş, ki avro yaklaşık 4 TL idi o zamanlar, 8000 lira yapıyordu. Bugün 2000 avro, kabaca 32 bin lira. Fiyatı TL bazında yüzde 400 artmış demek. Fakat o gün 8000 lira olan eseri ben bugün 20 bin liraya satıyorum, 32 bine değil! Çünkü şimdi sen aynen çevirip alıcıya 32 bin lira dersen “oha” diyecek, değil mi? İyi güzel, müşteri her zaman haklıdır ama 20 bine de “oha” diyor, onu ne yapacağız? Mesele şudur ki insanlar hâlâ avronun 4 lira olduğu dönemde 2000 avro olan eserin en fazla 10 - 12 bin lira olması gerektiğini, yani teknik olarak TL bazında yüzde elli artmış olması gerektiğini düşünüyorlar. Yüzde 400’lük bir devalüasyonun karşılığının yüzde ellilik bir artışla kompanse edilmesini istiyorlar ki sanatçı artık acından mı ölsün, ne yapsın? E peki galerici ne yapsın? Biz taş mı yiyelim? Burada çalışanlara nasıl maaş ödeyelim? Benim burada yaptığım harcamalar sanatçılara yaptığım zam oranında mı yükseliyor? Hayır! Keşke öyle olsa. Kiram da o oranda artsa, masraflarım da… Lakin öyle bir hakikat yok! Bugün 20 bin lirayı çok bulanlar vaktinde o 2000 avroyu şak diye veren insanlardı. Tıpkı benim gözlüğe 100 doları şak diye verdiğim gibi…


Pandemi süreci nasıl geçti peki?

Kötü geçmedi, çevrim içi satışlar yaptık. Artı, pandemi çıkışı büyük bir patlama oldu. İnsanlar çok sıkılmışlar evde kalmaktan, boş duvarlara ya da duvarlarındaki evladiyelik işlere bakmaktan. Sadece alıcılar değil, sergi izleyicilerinde de inanılmaz bir artış oldu. Tabii sonra o basınç duruldu, rutinine girdi ama bizim burada olmamızın sebebi bu zaten. Birkaç galeri birden varız binada. Birine gelen diğerlerini de geziyor. Dolayısıyla ayak trafiği hiçbir zaman çok kötü olmuyor. Ama enteresan bir şey mesela, o trafik ne zaman bitiyor? Fuarlar esnasında... Çünkü insanların tek atımlık kurşunu var. Ya galeri gezecekler ya fuar gezecekler, ikisini birden gezmiyorlar. Sözüm meclisten dışarı, bu hem koleksiyonerler hem sanatseverler için geçerli. Bunu da şuna bağlıyorum: Fuarlara insanlar sadece sanat görmek veya almak için gelmiyorlar, orada sosyalleşiyorlar, insanları görüyorlar, kendilerini gösterip “ben de buradayım işte” diyorlar. “Instagrammable” oluyor, kendini “instagrammable” kılıyorlar. Bu olay başka pek çok şeyin önüne geçiyor bir yerde: “Instagramation”…


Önümüzdeki dönemdeki sergi ve fuar katılımlarından bahsedelim biraz da o halde. Neler var yakın zamanda?

Mayıs ayında CI Bloom’da olacağız. Yazın Bodrum’da dostlarımız sergiler yapıyorlar, ben de Bodrum’da olacağım ama tatil için muhtemelen. Sonra yeni sezona Contemporary Istanbul ve İstanbul Bienali’ne hazırlanacağız. O dönemi bir Ansen sergisiyle karşılayacağız. Sezonun ilk sergisi olacak.


Nisan ayı içerisinde bir de kitabınız çıktı, “Kafesperest”. Bu ikinci kitabınız. Kurgu öyküler diye biliyorum. Biraz konusundan bahsedelim mi?

Tabii. “Melek Tokadı”ndan üç yıl sonra yayımlanan ikinci kitabım “Kafesperest”. Adı türetmedir, TDK’dan ne demek diye aramayın yani. İnsanın sahip olduğu tüm yeteneklere, daha da önemlisi onları kullanabilme becerisine rağmen kendini gönüllü olarak sınırlayıp kontrol edebileceği bir alanda tutmayı seçmesini, böylelikle özgürlüğünden bizatihi feragat etmesini tanımlıyor. Altı öykü var ve her birinde beş duyudan biri fazlasıyla baskın. O duyu da ilgili öykünün üst başlığı zaten. Altıncısı olan “Epilog” ise çok daha ötesini, altıncı his dediğimiz sezme yeteneğini ön plana alıyor. Daha tek odaklı ve kısa öykülerden oluşmuş ilk kitabıma nispeten çok karakterli, çok katmanlı ve epey uzun öyküler yazdım bu kez. Umarım okuyucu da sever.


Yayıncısı kim kitabın ve okurlar nereden bulabilirler?

“Melek Tokadı” gibi, “Kafesperest” de Oğlak Yayınları’ndan çıktı. Lansmanı galerim x-ist’te yaptım 22 Nisan akşamı ki daha uygun bir mekan da düşünemiyorum. Nisanın üçüncü haftası çevrim içi kitap sitelerine ulaştı. Kitabevlerinde de bulabilirler.


IstanbulArtNews | Mayıs 2022

176 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör