• Yalın Alpay

Puslu ve karanlık bir gelecek üzerine

Şant Mengücek’in Martch Art Project’te 18 Mart - 23 Nisan arasında gerçekleşen Haze on the Horizon sergisi, insanın Aydınlanma’nın getirdiği geçici özgüven kalkanını yitirerek alabildiğine tedirginleştiği bir iç dünyanın dışavurumu. Mengücek, insanın taşıdığı karanlığı, dış dünyanın aydınlatılmış bölgeleriyle çarpıştırarak resmediyor.

Şant Mengücek, ‘Confusion’, tuval üzeri yağlıboya, 49x44cm, 2022

Bir düşünce akımı olarak Aydınlanma kendisine bir ödev biçmişti: İnsanların zihin dünyasındaki her şeyin üzerine ışık tutarak o zamana değin karanlıklarda kaldığı düşünülen pek çok şeyi aydınlatmak. Getirdiği rasyonel ve deneyci bakış açısıyla dünyanın anlaşılabilir bir yer olduğunu ve belli rasyonel döngüleri izlediğini, bu yüzden geçmişteki örüntüler keşfedildikçe geleceğin de kestirilebilecek olduğunu ileri süren Aydınlanma,kendisinden önceki dünya tasarımına; evrende olup bitenlerin puslu bir karanlıkta, hangi nedenlerden ötürü gerçekleştiğinden habersiz olunduğu yaklaşımına bir reddiyeydi. Geleceğin ari belirsizliğinden kurtulduğunu hisseden insan, bundan böyle ona tedirginlik yerine umutla bakıyor, determinizm sayesinde kestirebileceği yarına ilişkin bugünden konum alabiliyordu. Bu, iyimser bir ruh hali üretiyordu çünkü kestirilebilir bir gelecek söz konusuysa insan sürekli olarak kendi yararını maksimize edebilirdi. Yani her yarın, bütün bugünlerden daha iyi olacaktı. Bu zincirin sonu, mutlak bir yeryüzü cennetiydi. Yeryüzünde tüm örüntüler keşfedildiğinde yani her yere ışık tutularak tüm evren aydınlatıldığında, artık geleceğe ilişkin hiçbir tahmin şaşması da gerçekleşmeyecekti. Böyle bir beklenti içinde, insanın en önemli aracı ışık haline gelir. Muğlaklığı, belirsizliği, öngörülemezliği besleyen puslu karanlığın üstesinden gelmek için ışık... Fakat Aydınlanma’nın bu iddialı yaklaşımı, doğa bilimlerinde büyük ilerlemeler gerçekleştirse de insan ruhunu keşfetmekte o kadar da etkili olamadığı bir süre sonra ortaya çıkar. Doğanın işleyişine, örüntüleri- ne tutulan ışığın doğanın öngörülebilirliği konusunda müthiş sonuçlar vermesine karşın, insan ruhunun derinliklerindeki arı karanlığın, puslu ortamın neredeyse hiçbir yerine ışık düşürülememiştir. Geleceğin kestirilebilir olduğuna ilişkin naif inanç, birkaç on yıl içerisinde gerçekleşen iki dünya savaşıyla atom bombalarının atılması, toplu katliamların gerçekleştirilmesi ve yüz milyona yakın insanın öldürülmesi ile Aydınlanma düsturunun ürettiği bilimsel gelişmelerin, insanın ruhi karanlığıyla birleştiğinde daha da öngörülemez bir dünya yarattığı gerçeğiyle çarpışarak paramparça oldu. Pus ve karanlık ortadan kaldırılamamıştı. Doğanın peçesini açan insanlık, kendi varlığına hiçbir ışık tutamamış, insanın içindeki karanlığın doğaya vuracağını öngörememişti. İnsan, kendisinin yürüyen bir rasyonalite olmadığını anlamış, deneye tabi bir varlık olmadığıyla yüzleşmiş ve dünyadaki insan sayısı kadar öngörülemez varlıkla karşı karşıya olduğu bilinciyle ne kendisini ne de geriye kalan milyarlarca insanın tutumlarını kestiremeyeceğini anlamıştır. O nedenle doğaya ilişkin karanlığı geride bıraksa da beşeri karanlığın daha da içerisine yuvarlanmıştır. Böylece dünya kapkaranlık değildir ama Aydınlanma’nın ileri sürdüğü gibi ışıl ışıl da olmamıştır. Evren, karanlıklar içerisinde parlayıp sönen ışıklar ile karanlığın ve ışığın birlikte bulunduğu, belirlenimi olmayan bir diyar olarak; geleceği güvenli bir yer olmaktan uzak, ufukları puslu bir yerdir.


Tedirgin bir iç dünyanın dışavurumu Şant Mengücek’in 18 Mart-23 Nisan tarihleri arasında Martch Art Project’te izleyicilerle buluşan ilk kişisel sergisi Haze on the Horizon (Ufuktaki Pus), insanın Aydınlanma’nın getirdiği geçici özgüven kalkanını yitirerek, geleceği(ni) kestiremeyişinin güvencesizliğiyle alabildiğine tedirginleştiği bir iç dünyanın dışavurumu. Mengücek’in tabloları, dünyanın aklın yöntemleriyle elde edilmiş verilerden rasyonel bir mimari inşası ya da dış dünyanın ve onun gerçekliğine ilişkin yeni yapıların üretilmesi değil. Dış dünya yerine bizzat kendi içine dönerek insanın ontolojik olarak taşıdığı karanlığı, dış dünyanınaydınlatılmış bölgeleriyle çarpıştırarak ortaya çıkan tedirgin edici belirsizliklerin resmedilişi. Mengücek, aşkın bir bakışla geleceği aydınlık değil, puslu ve karanlık gören bir öznenin, hiçbir şey bilmese de eylemek ve yaşamak başka bir deyişle seçim yapmak zorunda kalışından, yaşama karşı nasıl konumlanması gerektiğini kestirememesinden doğan gerilimin, bireyin iç dünyasındaki izdüşümünü boyuyor.


Aydınlanma’nın “gerçek” olarak sunduğu pek çok şey, öznenin aşkın bakışında gerçekliğinden yitirmektedir. Dünyanın bilinçle kavranamayacak beşeri karanlıkları, dış dünyanın bilinçle kavranabilecek yapılarıyla dövüşmektedir. Böylece bilinç ile bilinçdışı arasındaki geçişkenlikte, gerçek ile gerçek dışı yaklaşımlar iç içe geçer. Mengücek bu ara kesitte resminde gerçeküstücülüğe yer açar. Breton’un “Üçüncü Gerçeküstücülük Manifestosu”nda dile getirdiği üzere, “Gerçeküstücülük, kendimizi doğadan hareketle değil doğayı kendimizden hareketle anlamaya çalışmak zorunda olduğumuzu varsayar.” Mengücek’in Haze on the Horizon (Ufuktaki Pus) sergisi, dış dünyanın temsilinden çok onunla karşılaşmasında arı bir gelecek belirsizliğiyle yüz yüze gelen bireyin, ruhunun derinlerinden sızan tedirginliğin düşsel betimlemeleridir. Dünyanın varlığı ve insanlarla dünya arasındaki etkileşimin gidişatına dair kendi iç dünyasındaki izdüşümlerinden oluşan bu yapıtlarında Mengücek, son derece öznel olan resimlerini kendi varlığının damgası olarak gördüğünden, resimlere bir de imza atmayı gereksiz bulur. Resimleri imzasızdır. Kompozisyonları, çeşitli yerleri dumanla kaplanmış olan puslu, siyah renkli bir arka fon üzerinde yer alan, ışıkla parlatılmış karakterlerin öne çıkarıldığı bir stüdyo yerleştirmesi gibi görünürler. Kapkara ve puslu mekanlar içerisine bırakılmış karakterler ışıldarlar, üzerlerindeki gölgelenmeler pek azdır. Sanki ışık, onlara doğrudan tutulmuştur. Mengücek’in mekan ve özne arasında ayrımlar gözeterek ışıklandırma çerçevesinde kurduğu pus ve netlik arasındaki bu ironi çarpıcıdır.

Ressam ironiyi başka düzlemlerde de ortaya çıkarır. Örneğin; “The Overtime” adlı yapıtında oldukça ciddi görünümlü üç karakter, bir masanın üzerine saçılmış kağıtlara bir şeyler yazıp çiziyor gibidir. Fakat pek ciddi görünen bu karakterlerden birisi kafasına bir poşet geçirmiş, bir diğeri de rengârenk parti kukuletası takmıştır. Yüzlerinde ve giydikleri kıyafetlerdeki aşırı ciddiyet ile başlarına geçirdikleri nesneler belirgin bir ironi oluşturur. Bu resimdeki bir diğer ironi de üç karakterin de büyük bir ciddiyetle önlerinde açık duran çok sayıda kağıt ve deftere bir şeyler yazıp çiziyor görünmelerine karşın, sayfaların tek bir çizgi dâhi barındırmıyor olmasıdır. Alışılmadık bu yapı, çoklu yorumlara açılabilen bir kompozisyon sağlar.


‘Büyük Öteki’nin dayatmaları Mengücek, insanın yalnızca doğa ve kendi iç dünyasında sıkışmış bir varlık olmadığını, ne yazık ki hesaba diğer insanların da katılmaları gerektiğini vurgular. Bu durum belirsizlikler içindeki öznenin, bir de başkalarının kendi üzerinde kurmak istediği iktidarla boğuşmak zorunda kaldığına işaret eder. Başkalarının iktidarı, mutlak bir kişinin diğerleri üzerindeki iktidarı olmak zorunda da değildir. Oluşturulan tarihsel toplumsal mutabakatlar, temayüller, kaideler, gelenekler ve paradigmalar bireyin özgür iradesini sakatlamakta; neyi neye göre değerlendirip nasıl kararlar alacağı konusunda belirsizlikler yaşayan bireye toplumsal bir ötekinin dayatmalarını sunmaktadır: “Büyük Öteki”nin dayatmaları. Bunun bir örneğini, “Confusion (Kafa Karışıklığı)” adlı resimde, merkezde kendi otoportresi yer alan Şant Mengücek’in açılmış kafatasının içe- risine uzanan ameliyat eldivenli ellerin tıbbi müdahalesinde görürüz. Müdahalenin şekilsel olarak steril ve tıbbi görünüşü, onun bilimsel olduğuna ilişkin ön yargılarımızı tetikler. Büyük Öteki paradigması bağlamında, bilimsel olanın günümüzde tartışmaya kapalı bir yücelik olarak sunulması ile bireylerin zihinlerine gerçekleştirilen operasyonlar “bilimsellik” kisvesiyle donatılarak meşrulaştırılır. Oysa olup bitenler bir öznenin zihnini, dışsal bir müdahaleyle biçimlendirme girişimidir.

Rules (Kurallara Uy)” resmiyle bir kez daha gündemine alır. Dört çocuğun bulunduğu bu resimde çocuklardan biri tümüyle karanlıkta kalmıştır. Diğer üç çocuktan ikisinin gözleri ka- palıdır. Çocuklar, daha küçük yaştan itibaren dünyayı kendi alımları yerine, Büyük Öteki’nin biçimlendirmesine ve kurgusuna göre algılamaya itilmektedirler. Çocuklar toplumsal- laştırıldıkça ve eğitildikçe, toplumun paradigmasıyla kuşatılmaktadır. Kendi gördüğü, kavramsallaştırdığı ve inşa ettiği bir dünya yerine, kendisine sunulan anlatı çerçevesinde bir dünyayı alımlamaktadır. Böylelikle çocuklar “Journey of the Commoners (Sıradanların Yolculuğu)”nda olduğu gibi, giderek toplumsallaşmakta başka bir deyişle toplumun dayattığı makbul kişilere dönüşmekte, kendi öz/elliklerini yitirmekte, dünyayı Büyük Öteki’nin bakışından görmeye sıkışmaktadırlar.


Dünyaya fırlatılmış insanlar ve karanlık iç dünyaları Şant Mengücek kişisel yolculu- ğunda, kendisine yüklenen bu dayatmalardan kurtulmaya çabaladığına işaret eden “Ripped apART (Yırtmak)” gibi eserler de üretir. Aynı sahnede yer alan üç otoportreden oluşan bu resimde, Mengücek’lerden birisi bir poşetin içerisine hapse- dilmiştir. Serbest olan diğer iki Mengücek ise bu hapsolmuş Mengücek’i kurtarmaya çalışmaktadırlar. Fakat Mengücek içten içe, ne mücadele verirse versin, yaşamın pussuz ve karanlıktan arındırılmış bir versi- yonuna ulaşamayacağını düşünmektedir. İnsanın iç dünyası ile dış dünya arasındaki uyumsuzluğun getirdiği öngörülemezlikler ve belirsizlikler; bireyin iç dünyasına ait karanlığın tüm evreni yutma meselesini, milyarlarca iç dünyasının karanlığıyla bu dünyaya fırlatılmış insanları ve bu karanlık iç dünyalar arası ilişkileri düşündükçe, kendi geleceğini, dünyanın geleceğini karanlık ve puslu görür. Kendisi için istemediği fakat aklının tahmin ettiği yaşamı ise, “While the Masked Man Grows Up(Maskeli Adam Büyürken)” adlı resminde betimler. Karanlık ve dumanlı bir arka plan önünde ayakta durmuş halde resmedilen kişilerden biri altmışlı yaşlarına yakın, diğeri ise üç yaşlarında iki er- kek el ele gibi durmaktadır. Turuncu tulumuyla küçük çocuk hapishane kıyafeti giyer gibidir. Sanki hayata geldiğinde her şey olabilme özgürlüğündeki bu çocuk, yaş aldıkça kendisine öğretilenler ve başından geçenler sonucunda bazı kavram ve anılar çerçevesinde giderek mapuslaşmaktadır. Tulum giderek çıplak bedenine oturmaktadır.


Yaşlı adamın yüzünden yükselen maskeler Yaşamlarından mutsuz görünen bu ikilide çaresizlik ön planda gibidir. Çaresizliğe karşı çocuk bir tepki olarak ağlarken, yaşlı adam uzun çaresizlik deneyimlerinin ardından daha tepkisiz ve başına gelenleri kabullenmiş bir görünüm sunar. Turuncu, yaşam dolu, gözü çeken, parlak çocuk kıyafeti, yaşlı adamda artık soluk, matlaşmış, yaşam enerjisi taşımayan soğuk mavi ve mor tonlarına evrilmiştir. Mengücek’in betimlediği çocuk ve adam aynı kişidir. Çıplak çocuk, giderek toplumsal dayatmalarla donatıla donatıla belli bir kılığa erişmiştir. Bu kılık büyük oranda kendi özünü kapatmayla ve başkalarıyla uyum sağlamayla gerçekleşmiştir. Yaşlı adamın yüzünden yükselen maskeler, onun kendi benliğini Büyük Öteki lehine sürekli geri alması ve ondan istenilen maskeleri takmasına gönderme yaparlar. Mengücek’in bazı resimlerinde yer alan yüzdeki yarıklar, bu resimde de maskededir: Kişiliklerin bölünmesini simgelerler. Mengücek, Aydınlanma’nın düşü olan pussuz ufukları arzular fakat Aydınlanma’nın naif iyimserliğinden kurtulmuştur. O, gerçekleşemeyecek bir düşün peşinde olduğunun bilincinde görünür; hayat ontolojik olarak belirsizdir. Ve bu belirsizliği toplumsal bir belirlenimlilikle aşmaya çalışmak, ancak toplumun dayatmalarının içerisine düşecek ve benliği ortadan kaldırılacak bir özneye dönüşmeye razı olmakla mümkündür. Mengücek, ne belirsizliği ne de belirsizliği aşmak için başkalarının projesi olmayı ister. Kendisini gerçekleştirirken, geleceği böylesine karanlık olmak zorunda mıdır? Mengücek belki buna bir yanıt veremez, kim

verebilmiştir ki? Fakat onu harika desenler, estetik renk geçişleri ve çarpıcı kompozisyonlarla dışarı vurur. Mengücek’in Haze On The Horizon sergisi, geleceğin belirsizliği karşısında öznenin ıstırabının betimlemeleridir.


IstanbulArtNews | Nisan 2022

139 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör