• Öykü Terlemez

‘Sanatın ulaşılabilir olmasını istiyoruz’

Ankara Devlet Opera ve Balesi bünyesinde rejisör ve sanat yönetmeni olarak çalıştığı dönemde sahne sanatları alanında birçok eser üreten Figen Ayhan Karakelle şu an İBB Kültür Dairesi Başkanlığı koordinatörü görevini üstleniyor. Karakelle, kurumun geçmiş ve gelecek projeleri üzerine IstanbulArtNews’ün sorularını yanıtladı.

Figen Ayhan Karakelle, ‘Göreve geldiğim günden beri şunu daha iyi gözlemleyebiliyorum: Sanat, onu ulaştırabildiğiniz her yerde, özellikle çocuklara ulaştırabildiğiniz her yerde dönüşümün de öncüsü oluyor.’ diyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Kültür Dairesi Başkanlığı kendisine bağlı 11 kültür merkezi ile sanatı herkes için erişilebilir kılmayı hedefliyor. Her ay ortalama 150 etkinliği halkla buluşturan kültür merkezleri, etkinlikleri ücretsiz olarak sunarak hem halkın sanata erişimini sağlıyor hem de pandemiden en çok etkilenen müzik ve tiyatro sektörüne destek oluyor. 2021 Haziran ayında kısıtlamaların kaldırılmasıyla çevrim içi ortamdan kültür merkezlerine geri dönen toplam 940 etkinlik, altı ayda toplam 150 bin 543 seyirciyi ağırladı. İBB Kültür Dairesi Başkanlığı’nın 2020 Mart ayından 2021 Haziran ayına kadar kültür sanat sektörüne yaptığı toplam destek 27 milyona ulaştı.

İBB Kültür Dairesi Başkanlığı Koordinatörü Figen Ayhan Karakelle, İstanbul’daki kültür-sanat faaliyetlerinin dezavantajlı mahallelerde izleyiciyle buluşmasını önceliklerine aldıklarını belirtiyor. Dört ila beş ay gibi kısa bir süre zarfında, kültür merkezleri aracılığıyla sayısız etkinliği İstanbullularla buluşturan İBB Kültür Daire Başkanlığı’nın kapısı sanat üreten herkese açık. Karakelle yalnızca etkinlikler düzenleyen bir birim olmadıklarını, aynı zamanda eğitime yönelik girişimlerde de bulunulduğunu ve İstanbul’daki kültür-sanat faaliyetlerinin homojen bir dağılımda gerçekleşmesi için çok çaba sarf ettiklerini belirtiyor. Başkanlık, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlenen ustalık sınıflarıyla, kültür merkezlerinde düzenlenen atölyelerle ve izleyiciyi bilgilendirme misyonu edinen etkinliklerle hem halkın sanatla iç içe olmasına, hem de birtakım karşılaşmalar doğrultusunda değişim ve dönüşüme öncü oluyor.

Özellikle dezavantajlı mahalle sakinlerinin sosyalleşebildikleri, çeşitli atölyelere katılıp üretimde bulunabildikleri, İstanbul Aile Danışmanlık ve Eğitim Merkezi (İSADEM) gibi ortak alanlara sahip olan kültür merkezlerine ilgilerinin fazla olduğunu ancak katılımın daha da artırılması için çalışıldığını belirten Karakelle, yerel talepleri karşılamayı önemsediklerini ancak bununla birlikte ters köşe yapmaktan da çekinmediklerini, bu bağlamda deneysel ve yenilikçi işlere de her zaman yer verdiklerini söylüyor. “Sanat bir şey deme ihtiyacından doğuyor ve o denilen şeyi herkesin duymaya hakkı var bence. Ya da onun üzerine bir şey söylemeye.” diyen Karakelle’yle Kasımpaşa’daki ek hizmet binasında yer alan İBB Kültür Dairesi Başkanlığı’nda bir araya gelip, kurumun geçmiş ve gelecek projeleri üzerine konuştuk.


“Herkes için sanat” mottosuyla projeler üretiyorsunuz. Bu hedefle yola çıkmanızın başlıca sebepleri nelerdir?

Sanat herkes için olduğu, bütün toplumu kapsadığı ve bütün toplum için ulaşılabilir olduğu zaman anlamlı. Sanatın temel bir sorusu ve o soruya verdiği bir yanıtı var. Bu aslında birileri için, birtakım ayrıcalıklara sahip olan insanlar için değil, herkes için olması gereken bir şey. Sanatın kamusal bir hizmet olması gerektiğine çok inanıyorum. Bu düşüncelerimde aldığım eğitimin, daha önce çalıştığım kurumun da etkisi var. İstanbul bir metropol, içinde büyük zenginlik taşıyor ama aynı zamanda çok büyük bir yoksunluklar da barındırıyor. Bunlar çoğu zaman yoksulluğa dayalı bir yoksunluk ama hepsi değil. Sanatın merkezileşmiş olması, belirli yerlerde toplanmış olması ve İstanbul’un coğrafi olarak çok büyük olması aynı zamanda bir ulaşım, erişim sorununu da getiriyor. Göreve geldiğim günden beri şunu daha iyi gözlemleyebiliyorum: Sanat, onu ulaştırabildiğiniz her yerde, özellikle çocuklara ulaştırabildiğiniz her yerde dönüşümün de öncüsü oluyor. Yaratıcı bir zihni sanat yoluyla geliştirmek her zaman çok kıymetli. Bu çabalar kısa vadeli olmamalı, aynı zamanda bunun sürdürülebilir olması da gerekiyor. Yalnızca İstanbul için değil ülkemiz için de önemli adımlar bunlar. Ancak o zaman bir dönüşümden, dünya standartlarında sosyal devlet olmaktan söz edebiliriz gibi geliyor bana.


Bir hafta içerisinde 50’ye yakın ücretsiz kültür-sanat etkinliği İstanbullularla buluşuyor. Etkinlikler nasıl bir ilgiyle karşılanıyor? Beklentinizin üzerinde mi?

Kültür merkezlerimizdeki sayı 50’ye yakın, ancak açık alanlarda gerçekleşen ya da destek olduğumuz projelerle birlikte bu sayı çok daha fazla. Sayısı çok değişken, örneğin 23 Nisan’a denk geldiğinizde kültür merkezleri için yaptığımız etkinlikler kadar dışarıda yaptığımız etkinlikler de var. Başka projelere de destek oluyoruz aynı zamanda. Sayı ay bazında ve hafta bazında değişiyor. Ancak standart olarak bir haftada 50 etkinlik gerçekleşiyor. Kültür merkezleri bazında ele alacak olursak, elimizde geçtiğimiz ekim ayından bu yana ölçütümüz var yalnızca. Öncesinde covid sebebiyle kültür merkezlerimiz kapalıydı. Temmuzdan itibaren etkinliklerimizi açık havada gerçekleştirdik. Ekim’de açtığımızda da yarı kapasite açtık. Aralık itibariyle tam kapasiteye geçebildik. Seyirci yavaş yavaş geri döndü. Üç - dört aylık bir süreçten bahsediyoruz. Seyircilerin kapalı alana girme; konser, oyun izleme endişeleri yeni yeni kırıldı. Ben tahmin ediyorum ki, bu yazı da geçirdikten sonra daha sağlıklı bir sonuçlar alacak ve gözlem yapacağız. Ekim ayından bu yana farklı bir strateji uygulamaya çalıştık. Bir taraftan da en iyisini hâlâ arıyoruz, nasıl katılımı artırabiliriz, içeriği nasıl oluşturabiliriz…


Etkinlikleri hangi kriterlere göre seyirciyle buluşturuyorsunuz?

Sistem şöyle ileriyor; konser vermek veya tiyatro gösterisi sergilemek isteyenlerin çevrim içi başvuruları oluyor. Çok uzun yıllardan beri devam eden bir sistem bu. Özellikle çocuk oyunlarının ve bütün oyunların bir dramaturjik elemeden geçmesi söz konusu. Örneğin; şiddet içermemesi, pedagojik açıdan uygun olması gibi birtakım kriterlere tabi tutuluyor. Bu aşamadan sonra tüm etkinlikler İstanbul’daki 10 farklı kültür merkezinde seyirciyle buluşuyor. Bu etkinlikler kendi alanları dışında başka kültürel alanları olmayan ilçelerde, kültür merkezlerinde, genelde İSADEM’ler, kütüphaneler gibi çok fonksiyonlu kullanıma sahip alanlarda gerçekleşiyor. Hatta biraz daha öyle yapmaya çalışıyoruz. Pek çok İBB hizmetinin bir arada olduğu alanlar yaratmaya çalışıyoruz ama şu önemli, bazı ilçelerin kendi kültür merkezleri var mesela Esenler’deki gibi ama çoğunda kültür sanatla buluşulabilecek çok az alan var.


İlçe belediyelerinin alanlarını kullanabiliyor musunuz?

İlçe belediyeleri bir talepte bulunabiliyor. Örneğin, Şehir Tiyatroları Oyunları ya da orkestralarımızın konserleri için. O zaman onlarla bir iş birliği yapılıyor. Oyunların getirilmesini istiyorlar. Talep olduğu zaman destekleyebiliyoruz.


Bu alanlarda iyi çalışabiliyor musunuz? Siyasi sorunlar devreye giriyor mu?

Herkesin kendi alanını tuttuğu bir yer var. Esenler’de şimdi böyle bir durum söz konusu. İBB’nin bir kültür merkezi var ve Esenler’deki kültür merkezi bizim en aktif çalıştığımız yerlerden bir tanesi. Seyircisi de burayı oldukça aktif kullanır. Çok yakınında da ilçenin bir kültür merkezi var. Esenler Belediyesi, İBB Kültür Merkezi’nin kendisine geçmesini istedi. Meclis kararı da, İBB’ye ait olan kültür merkezinin Esenler’e devredilmesi yönünde oldu. Bir protokolle birlikte kullanım önerisinde bulunduk ama kabul edilmedi. Karar daha işletmeye sokulmadı ama bu önemli bir sorun, çünkü İBB hizmetlerini sunabilmemiz için Esenler önemli bir bölge. Bizim sunduğumuz içerikler ve onların içerikleri farklı. Bu bir taraftan da halkın adına karar vermek. Bu durumda şöyle diyoruz: Biz de tüm açık alanları kullanarak halkın hizmet alması için elimizden gelen her şeyi yapmaya devam ederiz.


Dezavantajlı mahallelerin sanatı talep etmesini sağlayacak ne gibi stratejiler uygulanmalı?

Bunun için biraz zamana ihtiyaç var, dört - beş aylık bir süreçten bahsediyoruz. Geçtiğimiz dört - beş ayda, içeriye baktığınız zaman eski alışkanlıkları, oradaki demografik yapıyı ve oradaki sosyal yapıyı göz önünde bulundurmakla birlikte, eski alışkanlıkları kırmaya yönelik de içerikler oluşturmaya başladık. Şunu kastediyorum; popülasyonun daha çok Türk Halk Müziği (THM) dinlemekten hoşlandığı bir yerde THM’de ağırlığı tutmanın yanı sıra dinleyicinin daha farklı müziklerle tanışmalarını, buluşmalarını sağlayabilecek içerikler oluşturduk. Aynı şekilde genel olarak belirli tarz oyunların daha çok seyredildiği yerlerde daha deneysel, daha yenilikçi ve tiyatro üzerine düşünen gençlerin yer almasını sağladık. Burada şöyle bir durum söz konusu oluyor: Türkiye’deki izleme kültürünün, kültür-sanatı alımlama kültürünün temeli televizyona çok bağlı. Yani kültür-sanat tüketiminin temeli televizyona endeksli. Dolayısıyla seyirci, orada kurduğu ilişkinin bir uzantısı olduğunda sanatı daha kolay alımlayabiliyor. Yani biz afişe çıktığımızda da bunu fark edebiliyoruz. Ama biraz da inat ediyoruz. Daha az seyircisi olsa bile tiyatro topluluklarından da sabır rica ediyoruz. Bizimle dayanışma halinde olmaları gerekiyor ki aynı tarz oyunları ve aynı tarz müzikleri devam ettirecek bir sistemin parçası olmayalım. Yine de yereldeki istek ve talepleri de duymamazlıktan gelmek anlamında gelmiyor bu durum. Bu talepleri de yerine getirmeye çalışıyoruz mutlaka ama arada ters köşelerimiz de oluyor. Aynı Cemal Reşit Rey (CRR)’de yaptığımız gibi. Bunlar aslında hem oralara giden sanatçılar için hem de o etkinliğe gidenler için ters köşe. Bazen de çok enteresan karşılaşmalar yaşanıyor. O karşılaşmalara ben çok inanıyorum. Yani bir çocuk ancak bir keman veya viyolonsel görürse onlarla ilişki kurabilir. Sahneyse seyirciyle bu tarz bir ilişkiyi kurabildiği zaman başka yerlere varabilir. Bu anlamda karşılaşmaları çoğaltmak çok önemli. “CRR Sokakta” adında bir proje yapacağız bu yaz. Aslında bunu biraz da eğitim konserleri gibi düşündük.

Bu da benim Devlet Opera ve Balesi (DOB)’den, o kültürden gelmiş olmamla ilgili bir bakış açısı. Bu kurumların temel kuruluş amaçları, topluma klasik müziği tanıtmak, sevdirmek. İBB’nin de amacı sadece müziği değil resmi, edebiyatı, plastik sanatları tanıtmak ve sevdirmek; bütün bunları İstanbullular için ulaşılabilir hale getirmek temel fonksiyonlarından biri.Tabii ki her zaman müzik bir parça daha öne geçiyor. Bizim toplumumuz müzikte daha kolay buluşuyor. Bana sıklıkla soruyorlar hangi etkinlikleriniz daha çok tercih ediliyor diye, tabii ki konserler. Özellikle açık hava konserlerimiz çok yoğun bir ilgiyle karşılanıyor ama tüm bunların yanı sıra altta akan çok derin işler de var. Engelliler Haftası için pek çok etkinlik yapılıyor örneğin. Arada gözden kaçabilen çok fazla etkinlik oluyor ancak genelde konserler, tiyatrolar daha gösterişli işler olarak ön planda oluyor.


Karşılaşmaları eğitimle destekleyebileceğiniz alanlar da var. Örneğin CRR’de olduğu gibi. CRR’de neler olduğundan bize biraz bahsedebilir misiniz?

CRR’de düzenli sergiler yapmaya başladık. Orada da çıkış amacım, karşılaşmaların önemli olduğu. Yani konsere geldiğinizde oradaki resmi, kısa da olsa görebiliyor olmanız da önemli. Bir kapı açılabilir, orda gördüğünüz bir şeyi beğenebilirsiniz. Türk Sanat Müziği konserine geldiğinizde dışarda fuayede caz dinliyor olmanız da önemli. Bu açıdan karşılaşmaları çok kıymetli buluyorum. Çünkü ancak böyle zihin kendi kendini açıyor. Hiç ummadığınız bir yerden bir kapı açılabiliyor... Neden olmasın? Hem benim hem de genel sanat yönetmenimiz Murat Cem Orhan’ın kurumsal hafızasıyla ilgili olarak, özellikle müzik eğitiminin kendisi usta çırak ilişkisine çok dayalıdır. Ve çok açık ki, bu koşullarda eskisinden de daha az çocuk yurt dışında ustalık sınıflarına katılım gösterebiliyor. Çok önemli bir eğitimdir ustalık sınıfları. Bu karşılaşmalar da ekonomik zorluklar nedeniyle daha da güç hale geldi. Dolayısıyla biz CRR’ye gelen bütün uluslararası müzisyenlerle eğitim üzerine iş birliği gerçekleştiriyoruz.

Örneğin, Berlin Filarmoni Müzisyenleri geldi ve bu kişiler kısa süre için burada kalıyorlar. Geldikleri gün, konser öncesi öğrencilerle ustalık sınıfı yapıyorlar. Bir ya da iki öğrenciyle çalışıyorlar ama bu etkinlik başka öğrencilere de açık aynı zamanda, başka öğrenciler de seyredip dinleyebiliyor. Örneğin; ünlü bir obuacı geliyor, konservatuarın en başarılı obua öğrencisini davet ediyoruz ve böylece gelen öğrenciye eğitim imkanı sağlanıyor. İstanbul gibi çok büyük kültürel hareketliliği olan bir yer için bu çok küçük bir şey aslında. İstanbul’daki bir obua öğrencisinin Berlin Flarmoni Orkestrası’ndan bir obuacıyla çalışması, bu büyük hareketlilik içerisinde çok küçük bir damla. Ancak öte yandan o öğrencinin kendi koşullarıyla bu imkana ulaşması da mümkün değil. Bu bile başlı başına ekonomik bir değer üretiyor. Burada görünmeyen ekonomik bir döngü de var arada. Öğrencinin ailesi kim bilir hangi mücadelelerle okutuyor çocuğunu. Büyük karşılaşmalar bunlar. Bizde zaten konservatuar öğrencileri CRR’de ücretsiz gelir, izler konserleri. Cemal Reşit Rey’in vasiyetidir ama şimdi ben görüyorum ki o ustalık sınıflarının şöyle bir etkisi var, daha çok gelip izliyorlar. Akşam o konseri de mutlaka izliyorlar. Orada bir sürü genç çocuk görmek çok değerli.


Kültür merkezinin fonksiyonlarından bahsedebilir misiniz?

Bir kültür merkezinin temel fonksiyonunu sadece sahne olarak görmemeliyiz. Kültür merkezi dediğiniz yerin üretim yapılabilen, atölyeler ve sanat atölyeleri yapılabilen bir yer olması gerekir. Genelde sahne ve fuaye şeklinde yapılmış merkezler söz konusu. Kültür merkezi lafına bu bağlamda bir daha bakmak lazım. Bunlar eski alışkanlıklar. Kültür merkezinin, içinde birçok fonksiyonun yer aldığı ve aynı anda birçok şeyin yapılabileceği ortamlar olması gerekiyor.

Biz mümkün olduğunca birçoğunu yaşam alanları haline getirmeye çalışıyoruz. Parklar, bahçeler hatta otogarlar da dâhil, her yer bizim için etkinlik alanı. Kültür merkezlerinin fonksiyonunu şu anlamda çok kıymetli buluyorum, pek görülmeyen bir yer olmakla birlikte, onları oradan çektiğinizde aslında ne kadar önemli olduğunu anlayabileceğimiz bir yer. Şimdi rutinde birtakım konserler ve tiyatrolar yapılıyor gibi görebilirsiniz, ancak oraya giden çocuklar, kadınlar ve aslında tek sosyalleşme alanı orası olan insanlar var. Dolayısıyla önemli yerler olduğuna inanıyoruz. Halkın alışkanlıkları ve sevdikleri şeylerden uzak kalmamalarına özen gösteriyoruz. Kadınlar matinesi de yapıyoruz mesela, çünkü aslında oradaki kadınların bir arada olma hali çok kıymetli bir şey. Örneğin 25 Kasım - 10 Aralık tarihleri arasında Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele günlerinde çok yoğun bir program yaptık. Oyunlar, söyleşiler… Bilgilendirici ve farkındalık yaratıcı etkinlikler de yapıyoruz aynı zamanda. Bunların hepsini bir bütün olarak düşünmek gerekiyor. Yani seyircinin oraya gelmesini sağlamak, onlarla temas yüzeylerini genişletmek asıl amaç.


Tüm bu etkinlikler Kültür Daire Başkanlığı’nda mı programlanıyor?

Kültür Daire Başkanlığı’nda dört müdürlük var: Turizm Müdürlüğü, Orkestralar Müdürlüğü, Şehir Tiyatrosu Şube Müdürlüğü ve Kültürel Etkinlikler Müdürlüğü. Kültürel Etkinlikler Müdürlüğü, Kültür Dairesi’nin en lokomotif birimi. Bütün İBB logosu olan ücretsiz halk etkinlikleri; bu bir sergi de olabilir, bir konser, bir sinema ya da festival de olabilir, bütün bunların hepsi bu çatı altında yapılıyor. Orkestra Müdürlüğü’nde altı ayrı orkestra var: Kent Orkestrası, Mehteran, Bando, Türk Halk müziği (THM), Türk Sanat Müziği, Oda Orkestrası. Bunlar şehirde çok yaygın bir şekilde konser veriyorlar. Buradaki en temel özellik nitelik. Bütün İstanbul’u geziyorlar hatta çevre illerden çok fazla turne teklifi alıyorlar. Şehir Tiyatroları Müdürlüğü, sadece yerleşik sahnelerinde değil kendi sahneleri olmayan 11 ilçede de oyun sergiliyor. Şehrin tiyatrosu olma özelliği bizim için çok önemli. Ancak dekorun ve tekniğin elverdiği sahnelerde olabiliyorlar yalnızca. Biletler çıktığı gibi tükeniyor tabii ki.


Cemal Reşit Rey için belirlenen strateji daha farklı sanırım.

Şöyle önemli bir şey söyleyebilirim, hem CRR hem Şehir Tiyatrosu için söyleyebilirim ki, şehirde en nitelikli fiyat politikası açısından en “erişilebilir” sanatsal içerik buralarda. CRR’deki konserlerimize başka bir yerde gitseniz çok daha farklı fiyatlarla karşılaşırsınız. Dolayısıyla burada ulaşılabilirliği önemsiyoruz. Örneğin Kadıköy’deki popüler oyunlar Bağcılar’da ücretsiz izlenebilir. Ben hep şöyle söylüyorum, bizim İstanbul’u hangi ligde gördüğümüzle ilgili bir şey bu aslında. Burada hem dünyaca ünlü sanatçıların gelebileceği, buna alan sağlanabilecek bir alan olarak CRR’yi kurduğumuz bir segment var. Bir taraftan da yeni sanatçılara alan sağlayan ve onların da kitleyle buluşmasını sağlayacak konser içeriklerimiz var. Bu ikisi birbirinden çok uzak değil. Ancak bunlar çoğaldıkça İstanbul kültür başkenti olabilir.


Kültür ve sanatın lüks tüketim olduğu algısıyla karşı karşıya kalıyor musunuz?

Şöyle bir propaganda var, “Bu parayı buna mı verdiniz?” şeklinde. Şehri hangi ligde gördüğünüzle ilgili bir görüş bu. Geçenlerde Flamenko Topluluğu için böyle bir tartışma da oldu. Kültür ve sanatın lüks olduğu yönünde bir kanaat var. Tabi yoksulluk yükseldikçe bu ses de yükseliyor. Şuna dikkat çekmekte fayda var; kültür ve sanatın lüks olduğunu söylemek halk düşmanlığıdır bence. Çünkü burada, nasıl bir ülke istediğiniz, insanların nasıl yaşamalarını istediğinizle ilgili bir konu mevzubahis. Elbette insanlar aç kalmasınlar istiyoruz. Eğitim hakkından yararlanabilsinler istiyoruz. Tabii ki bunların hepsi ortaklaşa ama dünyanın bütün kabul edilmiş gelişmişlik düzey kriterlerinde kültür-sanat olanaklarına ki spor da buna dâhil, erişim önemli bir kriterdir. Bu toplumun ne kadar refah içinde yaşadığını gösterir. Dolayısıyla refah içinde yaşamak istiyoruz elbette. Bizim buradaki amacımız değişik segmentlerde sanata ulaşım hakkını çoğaltabilmek. Yani ücretsiz etkinliğe de ulaşabilmek, ücretli ama daha erişilebilir hizmet de üretebilmek, aynı zamanda sanatı üretene de destek olabilmek. Bir taraftan da madalyon iki yüzlü. İstanbul’da sanat üretene de destek olabilmek önemli bir işlevimiz bizim. Onların kendilerine alan bulmalarını sağlamak da çok önemli.


Tüm bu etkinliklere ve eğitimlere ayrılan bütçe yeterli mi?

Ayrılan bütçe az bir bütçe. İBB’de yer alan her birim bunu söyleyebilir şu an. Çünkü maliyetlerin sürekli arttığı bir ekonomide ve stabil olmayan bir ekonomide yapılacak çok iş, üretilecek çok hizmet var. Bizim yaptığımız işlerin teknik boyutu da dövize, dolara ve piyasaya çok bağlı işler. Keşke daha da bütçemiz olsa, daha da yapsak gibi düşüncelerimiz oluyor. Yılı planladıktan sonra gelen işleri ya da teklifleri yapmakta biraz güçlük çekiyoruz. Çünkü sınırlı bir bütçeyle 16 milyon için üretmek istiyoruz. Tabii ki yetmiyor ve herkese ulaştığını söylememiz doğru değil. Bu hem coğrafik olarak doğru değil hem de bütçesel olarak doğru değil. Teknik imkanlar dâhilinde her işi her yere götüremiyoruz. Ancak her zaman ters köşemizi cebimizde tutarız.


İstanbul’daki kültür-sanat hayatını nerede görüyorsunuz? Ekonomik boyutu ve potansiyeli nedir?

Kültür sanatı pek çok şeyden ayırmak mümkün değil. Covid’in getirdiği ağır bir baskıdan çıktık. Covid sırasında İBB’nin bazı destek projeleriyle o kırılganlığı bir nebze olsun önlemeye çalıştık. “İstanbul Bir Sahne” ve “Perdeler Kapanmasın” diye hem tiyatrolar hem de müzisyenler için 2020 ve 2021 yıllarında gerçekleştirdiğimiz projeler vardı. Bir damla su gibi belki ama dayanıklılığa destek olma gibiydi. Pandeminin etkileri hâlâ sektörde devam ediyor, görebiliyoruz bunu. Pek çok yer kapandı, küçüldü, iş yapma biçimleri değişti. Yerleşik bir kuruma sahip olmak hatta bir yapıya sahip olmak daha zor hale geldi. Bunu hem tiyatrolar hem galeriler hem de kitapçılar için söylüyorum. Dolayısıyla 2023-2024’ün yaraları sarabileceği bir durum var. Kültür-sanat bir taraftan da pek çok politika ve pek çok durumla iç içe yaşayan bir şey. Yani ülkenin güvenlik durumu, özgürlükleri tanımlama biçimi, uluslararası mobilite, kur veya regülasyonlar…

Bütün bunlar aslında canlı bir kültür sanat hayatını etkileyen şeyler. Ne olursa olsun İstanbul’da çok büyük bir potansiyel var bundan hiçbir şüphemiz yok. Çünkü hem farklılık hem de genç potansiyel çok olduğu için hâlâ yaratma arzusu olan, yaratmaya, üretmeye çalışan çok insan var. Sorunlarıyla birlikte çok zengin bir coğrafya, sorunlardan beslenen, bir şey söyleme ihtiyacından doğan bir sanat anlayışı da var. Bu bağlamda sanat bir şey deme ihtiyacından da doğuyor ve o denilen şeyi herkesin duymaya hakkı var bence. Ya da onun üzerine bir şey söylemeye. Dolayısıyla buradaki potansiyel sonsuz. Ne olsa daha iyi olabilir? Tabii bütünsel olarak memleketin ekonomik durumuyla çok bağlantılı böyle işler. Bir taraftan büyük bir yaratıcı kapasite olmakla birlikte şunu da gözlemliyoruz, yapamadıkça kendi içine dönen ve kendi alanını daha da sınırlayan bir durum söz konusu. Ekonomi hayal gücünü de sınırlayan bir şey. İşte o hayal gücünün kendine daha geniş bir alan bulabildiği, hem ekonomik hem mekansal anlamda yeni yerlere ihtiyaç var. Daha fazla kültür-sanat mekanına ihtiyaç var mesela.


IstanbulArtNews | Haziran 2022

39 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör