• Ali Demirtaş

‘Sanatsız ev kalmasın lütfen’

Bilinçaltını sanatı aracılığıyla, farklı biçimsel formlarda, farklı teknik ve malzemelerle dışa vuran Mehmet Sinan Kuran, 8 Eylül’de Anna Laudel İstanbul’da açılan yeni kişisel sergisinde yine iç dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor izleyicisini. Hiçbir Yer, isimli sergi birlik olma, birlikte üretme, sevgi ve empati gibi kavramlara dikkat çekiyor.


Mehmet Sinan Kuran, ‘Şato’, schoeller üzerine suluboya, 35x25cm, 2022


Yaratıcı, renkli, özgün, cesur, yer yer ürpertici fakat tamamen kendi hayatından hikayeler barındıran üretimleriyle çalışmalarına devam eden sanatçı Mehmet Sinan Kuran’ın yeni kişisel sergisi 8 Eylül’de Anna Laudel İstanbul’da açıldı. Bilinçaltını sanatı aracılığıyla, farklı biçimsel formlarda, farklı teknik ve malzemelerle dışa vuran Kuran, Hiçbir Yer (Nowhere Now Here) isimli yeni kişisel sergisinde de aynı metodu kullanıyor ve iç dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor izleyicisini. Daha önce gerçekleşen Introvert ve Posthumous isimli sergilerinin devamı niteliğinde olan ve 4 Aralık’a kadar devam eden Hiçbir Yer, birlik olma, birlikte üretme, sevgi ve empati gibi kavramlara da dikkat çekiyor. Biz de hayatından önemli izler taşıyan bu sergiyi, sanatını ve üretimlerini Mehmet Sinan Kuran ile konuştuk. Üçlemenin ardından metaverse alanına gireceğini, insanları şaşırtmaktan asla vazgeçmeyeceğini ve birlikte çalışma fikrini daha da artıracağını belirten Kuran, son sergisiyle ilgili ise “Bu sergimde kendi dünyamı anlatıyorum size. Gördüğüm düşleri anlatıyorum. Sevmenin, gülmenin ön planda olduğu, mutlu dünyamı paylaşıyorum.” diyor.


Sanatınızı ve çalışmalarınızı, üreticisi olarak nasıl tanımlıyorsunuz?

Farklı bir yaşantım oldu. Aşırı uçlarda, bol riskli ve parlak. Çok genç yaşta annemi ve babamı kaybettim. Tek başıma uzun ve zor zamanlar yaşadım. Kendi kendimi eğittim. Çok okudum, çok düşündüm ve çok biriktirdim. Hep ileriye gitmeye çalıştım. Sürekli notlar aldım. Yazarak, çizerek, farklı bir metot oluşturdum. Uzun senelerdir yanımda hep defter taşıdım. Resimlerle notlar tuttum. Yazılarla destekledim. İkisini hep bir arada düşündüm. Hiç ayırmadım. Kendim için çizdim. Eğlenmek için, unutmamak için. Dünyayı kaybettim ve kendi dünyamı kazandım. Kendime bir dünya kurdum daha doğrusu. Genel geçer kuralların işlemediği, samimiyetin ve sevmenin merkezde olduğu, alternatif ve cazip bir dünya. 13 sene önce biraz zorlamayla insanlara açmaya karar verdim. Kendi dünyamı anlatıyorum size. Gördüğüm düşleri anlatıyorum. Sevmenin, gülmenin ön planda olduğu, mutlu dünyamı paylaşıyorum sizlerle. Metotlar, usuller, sınıflar, ekoller bana hep gereksiz gelmiştir. Mağara duvarlarına duygularını resmeden ilk insanım ben. İçselleştiremediğim, saydıklarım hep benden sonra. Resmimi tek kelimeyle anlatmam gerekirse, samimi.


Peki sanatın tanımı nedir sizin için? Herkesin öyle veya böyle bir tanımlama yaptığı, kiminin özgür, sınırsız kimininse sınırlı bir zemine oturttuğu veya o şekilde ürettiği bu kavrama sizin bakışınız nedir? Mesleki ve diğer tüm teknik anlamlarının dışında, hayatınızın neresinde nasıl konumlu?

Ernst Gombrich’in Sanatın Öyküsü kitabı “Aslında sanat yoktur, yalnızca sanatçılar vardır.” diye başlar. Sanat var derseniz, açıklamanız, tarif etmeniz gerekir. Yanılgı orada başlar. “Bu sanattır” diye bir çerçeve çizersiniz. O çerçevenin dışında kalan sanat sayılmaz. Bu o günün şartlarına göre verilmiş bir karardır. Bir müddet sonra Duchamp gelir ve bildiğinizi unutursunuz. Seneler sonra “sanatın kırılma noktası” diye anlatırsınız. Böyle bir yanılgıya düşmemek için tekrarlayalım. Aslında sanat yoktur, yalnızca sanatçılar vardır. Ben resmimi çok seviyorum. Bugüne kadar beğenmediğim tek bir çizgim olmadı. Dolayısıyla estetik kaygım yok. Ben desenlere resim yapmıyorum. Zaten kime beğendireceğim kendimi? O kadar farklı zevkte insan var ki. O tür hesaplara hiç girmedim. Tamamen kendimle ilgili ve bundan çok memnunum. Sanat hayatımın her anında. Sanatçı dediğimiz kişi, eseri sayesinde sanatçı değil. Bu bir yaşam biçimi bence. Yaşamı nasıl gördüğünüzle ilgili. Meraklı, araştıran, biriktiren, not tutan, ilerici, paylaşmayı seven, sadece kendine yaşamayıp, edindiği bilgileri ihtiyacı olanlarla paylaşan ruh zarafeti olan kişidir sanatçı.


Çok farklı biçimsel formlarda işler üretiyorsunuz. Bu kimi zaman bir tuval, kağıt, duvar üzerinde olabiliyor iken, kimi zaman da üç boyutlu bir cisim üzerinde kendini gösterebiliyor. Bu, “içerik nerede kendine daha uygun bir yer bulursa orada olmalı” demek mi? Değilse nedir, çalışmalarınızdaki biçimsel tercihlerinizi nasıl açıklarsınız?

Ben bir hikaye anlatıyorum. Daha doğrusu uzun bir şiir. Bir senfoni yazıyorum. Kendimi böyle daha rahat ifade edebileceğime karar verdim. Beş sene önce sadece resim yapıyordum. Sonra genç sanatçılarla tanıştım. Birlikte çalışmaya karar verdik. Üçlü bir sergi vardı kafamda. İlkini bu grupla yaptık. Solo sergiydi fakat daha önce pek görülmemiş biçimde arkadaşlar benim resimlerimi yorumladılar. Kimi porselen, kimi ahşap, kimi nakış, kimi epoksi. Herkes kendi konusunda, kendi seçtiği çizgilerle kendini ifade etti. Beni gerçekten değiştiren ve farklı düşünmemi sağlayan bir süreçti bu. İnsanlar zihnime girdi ve işleyişine tanık oldular. Benim gibi düşünmenin farklı ifade biçimleri. Büyüleyici bir deneyimdi. İş arkadaşlarımı tek tek tanıttım, kimin ne yaptığını uzun uzun anlattım. Radikal bir karardı, tenkit edildim ama bence nefis bir sergiydi ve her şey yolunda gitti. O tarihten sonra kolektif çalışma bütün hücrelerime işledi ve bundan farklı bir biçim düşünemez oldum. Şu an yeni sergi için 26 kişilik bir ekiple birlikte çalışıyoruz.


Bazı çalışmalarınız çok renkli ve çok canlı olmasına karşın, kimileri için ürpertici ya da benzeri bir içerikte olabiliyor. Katılıyor musunuz?

Öykü anlatıyorum, uzun bir şiir dedim ya, kendinizi ziyaretçinin yerine koyun. Sergiye geliyorsunuz, sanatçı sizi kapıda karşılıyor. Kendi dolaştırıyor. İsterseniz anlatıyor ya da sessizce yanınızda size eşlik ediyor. Bir eserde duygulanıyorsunuz, bir diğerinde ürküyorsunuz. Arada şakalaşıp gülüyorsunuz. Başka bir eserde sinirleniyorsunuz. Bütün bu duyguları art arda yaşadığınızda sıradanlık kırılıyor. Farklı bir boyuta giriyorsunuz. Bir lunapark gibi. Her şey bir arada. Beethoven’in 9. Senfonisi gibi, Homeros’un İlyada’sı gibi, bence işin sırrı bu. Sıradanlığı kırmak.


Tüm bunlarla beraber Anna Laudel’de açılacak olan serginizin sizdeki karşılığı nedir peki? Üçlemenizin son sergisi olduğunu biliyorum. Daha öncekilerle nasıl bir atıf ya da nasıl bir diyalog halinde?


İlk sergide zihnime girip işleyişine tanık oldu ziyaretçiler. Alt katta stüdyomu kopyalamıştık. Oraya inip stüdyomda benimle vakit geçirip, deneyimlerini anlatıyorlardı. İkinci sergi Nietzsche’nin yaşam evrelerini canlandırdığımız Posthumous’du. Deve, aslan ve çocuk evrelerimi sergiledik üç katta. Ben bir ilave yaptım ve çocukluğuma döndükten sonra öldüm. Serginin son eseri bir kış ormanının ortasındaki lahitimdi. Üçüncü ve son sergi Nowhere Now Here’da ise ölünce gittiğim yeri tanıtacağım size. Kendi cennetimi, birlikte gezeceğiz. Bu üç sergi de tamamen benimle ilgili. Bütün eserler yaşantımın parçaları. Notalar veya harfler gibi düşünün. Benim hikayemi oluşturan detaylar. Kiminde annem, kiminde sevgilim, kiminde ölen köpeğim, hep benim parçalarım.


Bilinçaltı, kozmik, ruh, yer, gök, deniz… Bu kavramlar da yine sanatınızın önemli elementleri, besin alanları. Peki bu kavramların hem hayatınızda hem de sanatınızda buluştukları ortak nokta nedir? Ve bunların izleyiciye nasıl ulaşacağını ve nasıl karşılık bulacağını düşünüyorsunuz?

Bu farklı kavramlar sergide buluşmuyorlar. Zaten hep iç içeler. Çevremizdeki her şey, gözle görülemeyen ince iplerle birbirine bağlı. Üst düzey bir bilinç bunu fark edebiliyor. Bu farkındalık sizi farklı bir boyuta taşıyor. Gene Nietzsche’nin Sonsuz Döngü’sünü düşünecek olursak, madde sınırlı, zaman sınırsızsa bugün yaşadığımız şeyler sonsuza kadar tekrarlayıp duracak. Böyle düşündüğümüzde negatif bir davranışta bulunmak istememeliyiz. Bizim elimizde. Yani yaşantımıza biçim vermek, istediğimiz şekilde yaşamak bize bağlı. Yeter ki sahip olduğumuz olanakların farkında olalım ve şükredelim.


Üçlemenin son sergisi demek, üretimleriniz bitti, sergi yok bundan sonra, demek değildir elbette. Biraz da bundan sonraki çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz? Aklınızda, hayalinizde olan veya yakın zamanda çalışmaya başlayacağınız yeni üretimleriniz hakkında?

Tabii ki son sergi değil. Yaşadığım sürece üreteceğim orası kesin. Ama bu üç sergi maddi ve manevi olarak oldukça yorucu oldu. Daha sakin sergiler olacak. Metaverse ilgimi çekiyor. Her sergide bir sonraki serginin ipucu var. Bağıra bağıra anons etmiyorum ama çok derinlere de gizlemiyorum. Yaşam bir yolculuk ve daha değişik çok liman var. Tek bildiğim insanları şaşırtmaktan asla vazgeçmeyeceğim ve birlikte çalışma fikrini yavaş yavaş artıracağım.


Son olarak şunu da sormak istiyorum. Yararlı olmak, paylaşımcı olmak, faydalı olmak, iyi insan olmak, “halktan” olmak veya tüm yaptıklarınızın insanlarda olumlu veya faydalı karşılıklar bulması çok kıymetli sizin için. Bu motivasyonunuzu biraz daha açar mısınız? Bir metinde ormandaki sağ yol değil de sol yolu tercih ettiğinizi söylemişsiniz. Sağ yolu tercih edenler bu kısımları kaçırıyor mu sizce, faydalı olmayı, halkta karşılık bulmayı vs.?

İnsanlar sanatı almışlar ve onu zor ulaşılır, yüksek bir dağın tepesine oturtmuşlar. Bir tarikat gibi, öyle elinizi kolunuzu sallayarak gidip ziyaret edemiyorsunuz. Bence bu hepten yanlış. Geçenlerde bir yazı okudum. Yaklaşık şöyle diyordu, sanatın demokratikleşmesini bekleyemezsiniz. Sanat halk için değildir. Hitlerin Ubermensch’ini dinlermiş gibi hissettim. Üst bir katmandan bahsediyor. Birden aklıma Il Postino’da Neruda’nın mektuplarını taşıyan postacının Neruda’ya söylediği sözler geldi:. “Şiir şairin değil, ihtiyacı olanındır.” Ben şahsen şunu çok net belirtmek istiyorum, ben sanatçıysam, benim eserlerim sanat eseriyse, tamamen ihtiyacı olan insanlar için yapılmış eserlerdir. Diğerlerini bilmem. Sağ yoldan gidenler şahsi başarılara, sol yoldan gidenler Nâzım gibi halka mâl olmaya gider, gibi iddialı bir ayrım yapmam doğru olmaz. Ama bir sanatçıya baktığınızda zaten üç aşağı beş yukarı bir fikriniz olur. Bazısının yakıtı paradır, bazısının gözyaşı, kimisi akademisyenlere oynar, kimisi halka. Benim şahsi net fikrim şu, bir kasabayı oluşturmak için farklı yapıda insanlar gerekir. Platon’un sözüydü yanılmıyorsam. Çok doğru. Bir aileyi oluşturan sekiz kişiyle bir gezegeni oluşturan sekiz milyar kişi arasında bir fark yok. Sadece rakamlar. Kimseyi ama hiç kimseyi ötekileştirmemeliyiz. Hepimiz biriz. Hepimiz aynıyız. Kimse kimseden fazla ya da eksik değil. Bunu artık içselleştirmeliyiz. Bu beğenmemeler, aşağılamalar çok demode. Günümüz yaşam koşullarına uymuyor. Absürt. Hep birlikte bu güzel gezegeni mahvettik. Şimdi ancak tekrar hep birlikte düzeltebiliriz. Bunu denemeliyiz. Belki beceremeyeceğiz. Dünyanın sonu gelecek. Hayır! Dünyanın sonu falan gelmeyecek. İnsanlığın sonu gelecek. Dünya tekrar yeşerecek, yaralarını saracak. Yeni hayvan türleri oluşacak. Daha önce dört beş kere tekrarlandı bu. Birlik olmaya ihtiyacımız var. Birbirimize tahammül etmekten değil, birbirimizi anlamaktan, sevmekten bahsediyorum. Bu ihtiyacı olan girebilsin. Siz yine isterseniz aranızda sıradan insanların anlayamayacağı sanat diliyle konuşun ama sanatsız ev kalmasın, lütfen.


IstanbulArtNews | Eylül 2022


80 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör