• Öykü Terlemez

‘Temsil etmem için ikna olmam lazım’

20 yıldır sanat piyasasında yer alan Gökşen Buğra kısa zaman önce açtığı Bosfor galeride bu geçmişini ‘entelektüel faaliyete katkıda bulunabilmek’ yolunda değerlendirmeyi hedefliyor. Erman Özbaşaran, Ahmet Çerkez, Burcu Erdem, Olgu Ülkenciler, Mithat Şen ve Yasha Butler’in temsiliyetini üstlenen Buğra ile yeni serüvenini konuştuk.

Bosfor galeri sahibi Gökşen Buğra, temsil edeceği sanatçıları ve sergileyeceği eserleri seçerken kendisi için en önemli ölçütün plastiğin nasıl dönüştürüldüğü olduğunu söyüyor.

Yakın zamanda uzun yıllardır yöneticiliğini yaptığı ArtOn İstanbul’dan ayrılıp kendi galerisi Bosfor’u kuran Gökşen Buğra, sahip olduğu birikimle kendi mekanında yeni karşılaşmalara ev sahipliği yapmayı hedefliyor. Juma Art’ın en üst katında konumlanan galeri, Buğra’nın kendi deyimiyle “küçük anlamda bir Museum Quarter gibi” olan Karaköy’de yer alıyor. Temsil edeceği sanatçıları ve sergileyeceği eserleri seçerken kendisi için en önemli ölçütün plastiğin nasıl dönüştürüldüğü olduğunu söyleyen Buğra, malzemenin hangi fikirle nasıl dönüştürüldüğü ve o dönüştürülen şeyin altında nasıl bir entelektüel zeminin yattığını önemsiyor. “Öncelikle baktığım şey, eser nesnel ölçütlere cevap verebilecek mi? Yani güzel bir resim veya kötü bir resim değil. Bir beğeninin üzerinden hareket etmeyen, nesnel ölçütlere cevap veren resim. Temsil edeceğim sanatçıya yüzde yüz ikna olmam lazım. Çünkü başka türlü benim de bir inandırıcılığım olmaz.” diyor Buğra. Ayrıca dört senedir Mimar Sinan Üniversitesi Heykel Bölümü’nde Portfolyo Hazırlama Teknikleri ve Sunum Teknikleri alanında dersler de veren Buğra ile Bosfor galeride bir araya gelip galerici olarak hedefleri ve sanatçı ilişkileri üzerine konuştuk.


Yeni bir galeri kurma sürecinde “Başlangıç motivasyonunuz nedir?” sorusuyla çok sık karşılaşmışsınızdır. Bosfor’u kurma fikri, sektördeki bir açığı kapatmak için mi yoksa kariyer hedefleriniz doğrultusunda mı gelişti?

İki şey var; birincisi geldiğim noktada bağımsız ilerlemem gerekiyordu. Hem kararlarımı alırken hem de yüzde yüz onların arkasında durup kararlarımın neye dönüştüğünü temsil ederken. Bunun için doğru zaman gelmişti. İkincisi de yabancılaştıran değil kendini evde hissettiren, ziyaretçinin üzerinde bir iktidar kurmayan ama mesafesi ve kurum kimliğiyle saygı uyandıran bir galeri istiyordum. Yeni karşılaşmalara, tanışıklıklara ev sahipliği yapacak, kendi macerasını kurgulayacak... Bu tanımlamalar çerçevesinde bir galeri örneği olmadığı için bu doğrultuda İstanbul sanat çevresinde yerini belirginleştirecek. Sektörle ilgili çok kademede açık var aslında. Bu benim tek başıma kapatabileceğim bir açık değil elbette ama talip olabilirim.


Bosfor’un bu açıklardan birini kapatabileceğini düşündüğünüz bir tarafı var mı?

Şüphesiz var. Birincisi galeri sahibi olarak entelektüel faaliyete katkıda bulunabilecek bir geçmişim var. Hem küratör olarak hem de editör olarak. Dolayısıyla bir galeri sahibinin nasıl içerik yarattığını göstermek açısından bir örnek bu. Ayrıca bağımsız bir organizasyon örneği olmasını da istedim. Yani elbette tamamiyle bağımsız olamaz çünkü günün sonunda piyasaya da bağlı, sanatçılara da bağlı, dünyaya da bağlı ve tek başına bu coğrafyadan ibaret de değil. Fakat yine de bağımsız olabileceği noktalar var. Örneğin, bir trendin peşinde koşmayacak olması… Kendi zamanını ve zeminini tartarak ilerleyen bir galeri çizgisi olsun istedim.


Editörlük ve küratörlük geçmişiniz eser seçkinize nasıl yansıyor? Eser seçerken hangi kriterleri göz önünde bulunduruyorsunuz?

Harika bir soru. Benim için en önemli şey plastiğin nasıl dönüştürüldüğü. Yani hangi fikirle nasıl dönüştürüldüğü ve o dönüştürülenin altında bir entelektüel zeminin olup olmadığı. Çünkü öncelikle baktığım şey, eser nesnel ölçütlere cevap verebilecek mi? Yani güzel bir resim veya kötü bir resim değil. Bir beğeninin üzerinden hareket etmeyen, nesnel ölçütlere cevap veren.


Nedir bu nesnel ölçütler?

Eğer heykelden bahsediyorsak: Boşluk ve doluluktur, kütledir; nasıl bir malzeme kullanıldığıdır, üzerinde nasıl bir doku olduğudur, formdur, kompozisyondur, plandır. Ama resimden bahsediyorsak: Perspektiftir, dokudur, çizgidir; boyadır, renktir. Dolayısıyla her medyumun kendi kriterleri içinde ele alınması gerekir. O medyumu gerçekten dönüştürmeyi başarmış mı sanatçı. Malzemeyi, plastiği dönüştürmeyi başarmış mı ve bunu hasbelkader tesadüfi olarak mı yapmış yoksa gerçekten zemininde savunabileceği bir düşünce var mı diye bakıyorum. Bana göre nesnel ölçütler bunlar. Çünkü sanat eseri üretimindeki her aşama bir karar. Yani neden yağlı boya değil de akrilik, neden polyester değil de mermer gibi. Hem malzemeyle ilgili soruların yanıtlanması lazım hem de aynı zamanda bir düşünce süreci var. Gerçekten eser o düşünceyi taşıyor mu yoksa yanına asabileceğimiz bir bilgi notu gibi mi kalıyor? Yoksa sindirip içselleştiriyor mu gibi. Temsil edeceğim sanatçıya yüzde yüz inanmam lazım. Çünkü başka türlü benim de bir inandırıcılığım olmaz.


Hangi sanatçılarla çalışıyorsunuz?

Erman Özbaşaran, Ahmet Çerkez, Burcu Erdem, Olgu Ülkenciler, Mithat Şen ve Yasha Butler.


Bir sanatçıyı temsil edebilmeniz için hangi niteliklere sahip olması lazım?

Ben son 3 senedir Mimar Sinan Üniversitesi’nde Heykel Bölümü’nde Portfolyo Hazırlama ve Sunum Teknikleri dersi veriyorum. Tam da maksadı bu. Nasıl yaklaşmalısınız galeriye ya da kendinizi göstermek istediğiniz bir yer varsa nasıl hamleler yapmalısınız? Öncelikle iyi bir portfolyo lazım. Bu da hani ben bu işlerimi daha iyi buluyorum, bu işlerimi daha iyi bulmuyorum gibi değil de gerçekten tüm örnekleri içeren bir portfolyo olmalı. Sebebi, senin uygun bulmadığın şeyde öyle bir nokta vardır ki küratör onu ele alır, sana bir daha gösterir, oraya yönelirsin ve oradan bambaşka bir yol alabilirsin. Örnekleri bol olan, nitelikli görselleri olan bir portfolyo gerekli. Önce bir eser sahibi olarak sanatçının kendi eserine özenmesi lazım. Nedir bunlar? Eserin doğru fotoğraflarını çekmek, künyesini yazmak, ölçülerini belirtmek ve onun altındaki düşünceyi özetleyecek bir sanatçı metni. İfade gücü her zaman zorunlu değil çünkü sanatçının en iyi ifade alanı plastik olabilir. Zaten o alanı kullanıyor. Dolayısıyla belki metin yazmak için birinden yardım alabilir. Yine de sanatçıyı doğru ifade eden bir metnin orda olması bir adım daha öne taşır. Ama aslolan iştir. İşi görmek lazım. Portfolyo bunun birinci adımı. Portfolyo gönderirken de şuna bakmak lazım: Bu galeri nasıl sergiler yapmış, kimleri gösteriyor, çizgisi nedir? Diyelim ki burada başvurulan kişi benim. Nasıl sergiler yaptı Gökşen Buğra daha önce, hangi küratöryel sergiler yaptı? Bunlarla ilgili yayınlar var. Hepsine online olarak erişilebilir. Onları da yakalamaları ve kendilerini bu grubun içerisinde görmeleri lazım. Genel olarak zaten çoğu galerici grup sergilerle bu iletişimi dener ondan sonra temsiliyet noktasına geçer. Ben de bu noktada uzun bir gözlemden sonra bir sanatçıyı temsil edebileceğime inanıyorum. Ama tabii bütün yollar ve kapılar iyi iş için açık. İyi iş kaçınılmaz olarak açığa çıkarır kendini.


Peki bir sanatçının sanatsal kabiliyetleri dışında başka nitelikleri de olması gerekir mi?

Buna evet demek istemiyorum aslında. Çünkü gerçekten sanatçının asli vazifesi işini yapmak, sanat eseri üretmektir. Fakat öyle bir zamandayız ki üretici sayısı çok arttı, galeri sayıları arttı, gösterecek mecralar fazlasıyla var. Dolayısıyla seçenekler çok. Ama o seçeneklere ulaşabilmek için de biraz donanımlı olmak, kendini iyi ifade edebilmek en azından iyi bir arşiv tutabilmek ve kendi işine sahip çıkabilmek, evet beklentilerimiz arasında.


Eğitimci tarafınızdan bahsettiniz. Bu alan sizi ne yönde besledi? Keşfettiğiniz genç sanatçılar var mı?

Okulu bir keşif aracı olarak görmedim hiçbir zaman. Orada benim deneyimimden nasıl faydalanırlar diye düşündüm hep. Öğrencilerin akademide dikkatleri ve odakları iş üretmek, o anlamda ilerlemek, kendilerini geliştirmek ve ders programını takip etmek. Bu dersin amacı, mezuniyet sonrası ilişkileri kurmaktı. Öğrencileri, kampüs ortamını her ne kadar son iki senedir görmüyor olsak da orada olmak çok zenginleştirici. Yön vermek değil ama en azından rehberlik etmek; arşiv oluşturma ve başvuruyu yapabilme konusunda onları cesaretlendirmek benim için güzel bir deneyim oldu.


Bir galeri sahibi olarak, güncel sanat piyasasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Galerilerin politikaları, arz-talep dengeleri ve ekonomi hakkında neler söylemek istersiniz?

Güncel sanat piyasası, coğrafyalarla değişiklik gösteriyor ama yine de belli başlı dinamikler üzerinden dönüyor. Bizdeki piyasanın olumlu anlamda geliştiğini düşünüyorum. Daha derinlikli bir ilgi doğuyor; talep artıyor; değer yeniden tanımlanıyor. Bir galerici olarak en sıkıldığım alışkanlık, piyasadan şikayet edilmesi. Her zaman ve her dönemde iş yapabilecek bir gayretiniz varsa, o bir şekilde karşılık bulur. Bazı dönemler çok sıkışıktır. O, zamana bırakılır ve biraz zaman alır. Fakat o zamanın sonunda öyle bir çözülür ki, her şey yerli yerine oturduğunda süratle yol alırsınız. Bir gerçek var ki piyasayı hep birlikte oluşturuyoruz. Koyduğumuz fiyatlarla, yaptığımız sergi programıyla, kurduğumuz sanatçı ve koleksiyoner ilişkileriyle piyasayı hep beraber biçimlendiriyoruz. Dolayısıyla şikayet ettiğimiz şeyin bir parçasıyız. O yüzden bundan şikayet etmek yerine hep ne yapabileceğim, nasıl bu işi sevdirebileceğim ve insanlara yaklaştırabileceğim ile ilgili çaba sarf ettim.

Ya da dönüştürmek?

Bu çok büyük bir iddia. Daha gençken ben de bu iddialara sahiptim. Hep de bu sözcüğü kullanırdım. Fakat şimdi o sözcüğün bile biraz yumuşatılması gerektiğini düşünüyorum. Kimsenin böyle bir iktidarı yok maalesef. Daha büyük iktidarlar ancak dönüştürme eylemlerini karşılayabilecek hem güce hem olanaklara hem de araçlara sahipler. Bir galerinin gücü, ulaşabildiği alandır. Ulaşabildiği alanda doğru iletişim kuruyorsa, sanatçıları doğru temsil ediyorsa, hem koleksiyonere hem sanatçıya hem de izleyiciye doğru bir servis veriyorsa, zaten piyasa koşulları onun çerçevesinde en azından onu saran dairenin içerisinde iyileşir. Ben bunun örneğini seneler içerisinde gördüğüm için bunun değişebilecek bir şey olduğunu ve olumsuz bir tablonun olmadığını düşünüyorum. Çünkü dünyanın geçirdiği çok kötü zamanlar vardı. Şimdi içinde bulunduğumuz zamanda bütün medya araçları hem insan bu kötülüğün kaynağıymış hem de bütün bu kötülük başımıza daha da büyüyerek gelecekmiş gibi bir atmosfer oluşturuyor. Bunun içinden çıkmamız lazım. Çünkü aynı değiştirici güce sahip olan, yaratan ve değiştiren de insan. Dolayısıyla bütün bu olanaklar elimizde ve onları kullanabiliriz.

Bosfor’un Beyoğlu’nda konumlanmasının bir sebebi var mı? Beyoğlu’na bir geri dönüş var diyebilir miyiz sanat camiası adına?

Ben 2003 yılından beri Beyoğlu’ndayım. 2003 yılında ilk defa Yapı Kredi’de staj yaptım. İstiklal Caddesi’nin tam ortasında Yapı Kredi, Galatasaray Meydanı’nda. Benim için her zaman Beyoğlu çok özel oldu. Hiçbir zaman Beyoğlu şöyle kötü oldu, böyle güzel zamanlarımız vardı diyerek bir nostalji yaşamadım. Beyoğlu canlı bir varlık gibi dönüştü. Yani evet ülkenin durumu, turist profili, yasaklarla birtakım sokak alışkanlıkları değişiyor fakat Beyoğlu da değişecek, dönüşecek, zamanın ruhuna uyacak ve belki bir anda onu üzerinden atacak ve kabuğunu değiştirecek. Beyoğlu’na inancım sonsuz. İstanbul’da yaşadığım zaman boyunca burada yaşadım ve her zaman burada çalıştım. Karaköy’den de çok memnunum. Daha önce hep Pera’daydım. Şimdi ilk defa Karaköy’deyim. Karaköy’ün çok genç bir enerjisi var. Galataport’un burada olması, İstanbul Modern, Resim Heykel Müzesi… Küçük anlamda bir Museum Quarter gibi oldu Karaköy bana göre. O yüzden her zaman Beyoğlu!


IstanbulArtNews | Haziran 2022

35 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör