• Özüm Ceren İlhan

Tüm yalnızlıkları barındırabilecek bir doğa

Güncelleme tarihi: 2 gün önce

Raymond Roussel’in aynı adlı romanından ilham alan Locus Solus sergisi, Selen Ansen küratörlüğünde Arter’de 31 Mart’ta ziyarete açıldı. Arter Koleksiyonu ve dışarıdan derlenen eserlerin bir araya geldiği sergideki ‘güzergâh’, doğanın ne olabileceği fikrine dair ‘biricik ya da yalnız yer’lere uzanıyor. Sergi, 31 Aralık’a kadar görülebilir.


Xuefeng Chen, ‘Ǒrigǒ’, 12 adet heykelle mekana özgü yerleştirme, değişken boyutlar

Selen Ansen küratörlüğünde gerçekleşen Locus Solus sergisinin temelleri, aslında üç ya da dört yıl öncesine kadar uzanıyor. Öyle ki pandeminin getirdiği belirsizlik hissiyle toplumda bıraktığı kalıcı izlerin etkisine, sergiyi deneyimlen Selen Ansen’in düşüncelerinde de rastlıyoruz. “Serginin pandemiyle hiç ilgisi yoktu ancak ister istemez bir dönem ya da ya- şadığımız şeyler, yaptıklarımızda da izler bırakıyor. Dün, tuhaf bir şekilde geçirdiğimiz iki yılın halleri ve hisleriyle sergiyi gezmiş bulundum.” Hem Arter Koleksiyonu hem de bu kolek- siyonun dışında kalan, 27 sanatçının eserlerini derleyen kürasyonda, doğa olarak tanımladığımız şeyin kendisi yerine onun ne olabileceği düşüncesine uzanıyoruz. Locus Solus sergisindeki doğanın ne olabileceği fikri, kültürle ilişkilendiği noktadaysa sosyoloji, antropoloji ya da siyaset biliminin inceleme konusu olabilir. Oysaki bütün bilimsel söylemlerin uzağında, salt “insan doğası”nı düşünmek bile gündelik yaşamda doğayla kurduğumuz bağın en yalın göstergesi değil midir? İnsan olmanın ne olduğunu sorgularken fiziksel varlığımıza dönüp bakmak; çürürken toprağa, nefes alırken havaya ve yaşamak için suya ihtiyaç duyan bedenlerimizde hangi doğanın varlığına işaret eder? Tavır ve tutumlarımızı şekillendiren, bir toplumun kültürüyle inşa edilen bedenlerde, başka doğaların varlığına da rastlamak mümkün mü? İnsan doğası; yarattığı zaman, mekan ve yer algısında şüphesiz ki doğa içerisinde başka doğaların varlığına uzanır. Bu noktada Raymond Roussel’in aynı adlı romanından ilham alarak sergiye adını veren “biricik ya da yalnız yer”lere yakından bakabiliriz. Selen Ansen’in anlatımıyla sergideki Locus Solus söylemi, Latincede “yer” anlamına gelen locus ile “bazen yalnız bazen de biricik anlamını” alabilen solus kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Ansen, üniversite yıllarından bugüne uzanan süreçte baştan sona okuyamadığını paylaştığı bu yapıtta, kürasyona ilham veren bir yolculuktan söz ediyor. “...bu kitaba bir yolculuk olarak başlıyor ve içerisindeki parkta gezinirken aslında doğaya yolculuk edeceğinizi zannediyorsunuz. Kendinizi bir süre sonra bu parkın içerisinde yer alan, tuhaf ve görkemli yapıtların arasında buluyorsunuz. Roussel’in betimlediği ‘yalnız ya da biricik yer’ gerçekten de kargaşanın olduğu, çok katmanlı bir yapı. Bu fikir benim için çok önemliydi çünkü bir şeyi ararken çok daha başka, aramadığınız bir şeyin gelme durumuna rastlıyorsunuz...‘Yalnız yer’ olarak tanımlanan Locus Solus, kesinlikle yalnız bir yer değil.”


Doğa ve kültür ilişkisinde bir ‘yer’i tanımlamak Marc Augé antropolojik açıdan “gerçek yeri” tanımlarken bir toplumun ilişkilendiği kültürel bağlarda, insanlığın yapıp ettiklerine dair güçlü göstergelere dikkat çeker. Bu bağlamda gerçek bir yer algısı, ilk olarak doğup büyüdüğümüz toplumlarda gelişir. Söz konusu toplum- lar iletişimle inşa edilen, iletişim ise dili yaratan sembolik ögelerdir. Bu göstergeler sayesinde ihtiyaçları dile getirir, çoğu zaman benzer ihtiyaçlarda buluşabilir ve bunları bir arada temin edebilmek için gerçek yere işaret eden kolektif zaman ve mekanlarıyaratabiliriz. Tam bu noktada doğa ile kültürün birleştiği, başka doğalara açılan bir kapıya uzanırız. Fotoğraf disiplinindeki yapıtlarıyla bilinen ve “Bir güncel sanat pratiği olarak inşa edilmiş mekan bağlamında manzara” isimli yüksek lisans tezinde Mert Acar, bu konuya “doğal alanları azaltmamız” şeklinde yaklaşır. Örneklerinde yere bağlı zaman ve mekan olgusundaki mitolojik anlatıları incelediğimizde, küresel ölçekte aidiyet kurabildiğimiz insan isimlerinin gök cisimleriyle ilişkilendiğine rastlarız. Acar, insan varlığından bağımsız gök cisimlerini adlandırarak birbiri ardına kurulan toplumlar arasında, bu bağlamda yaratmak istediğimiz ortak aidiyetlere dikkat çeker. Yıldız isimleri, insanın şekillendirdiği kültürel doğada farklı topluluklar için de süreklilik arz edebilecek, kalıcı birer ize dönüşür.


‘Farklı boyutlar arasındaki güzergâh’ Doğa ve kültüre dair bahsi geçen yaklaşımlar Selen Ansen’in “farklı boyutlar arasındaki güzergâh” olarak nitelediği, Arter’in üçüncü ve dördüncü katlarında izlenebilen eser seçkisiyle ilişkilenir. Bu sergide Murat Akagündüz, Jananne Al-Ani, Halil Altındere, Maddalena Ambrosio, Yüksel Arslan, Claus Böhmler, Xuefeng Chen, Tacita Dean, Osman Dinç, İnci Eviner, Thomas Geiger, Jytte Høy, Ahmet Doğu İpek, Eva Jospin, Ella Littwitz, Miklós Onucsán, Panamarenko, Sarkis, Yehudit Sasportas, Erinç Seymen, Bülent Şangar, Yaşam Şaşmazer, Cengiz Tekin, Endre Tót, Thu Van Tran, Mariana Vassileva ve Werner Zellien’e ait yapıtları görmek mümkün. Bu noktada ilk olarak Endre Tót’un Arter Koleksiyonu’nda bulunan, serginin dördüncü katında ve girişin sağ tarafında konumlanan “Adem Cenette, Havvasız” ile “Adem ile Havva (A. Dürer’in ardından)” isimlerindeki, tuval üzerine akrilikle resmedilen yapıtlarına uzanırız. Art Informal resimleriyle ün kazanan Macar doğumlu sanatçının eserlerinde, resmedildiği beyaz arka fonda farklı yönlere uzanan, yeşil yapraklı motiflerin tek başınalığı dikkat çeker. Çeşitli kenar kalınlıkları ve uzunluk ölçülerine sahip, aynı tuval yüzeyine resmedilen dikdörtgenler ise söz konusu yaprakları merkezine alan, tuval içinde tuval ya da çerçeveyi anımsatır. Aynı tuval üzerinde Tót’un yapıtlarına referans veren, eserlere ait künye bilgileri de resmedilir. Sanatçının 2005 - 2006 yılları arasında “silme yöntemi” ile ürettiği eserlerinde, Albrecht Dürer’in “Adem ve Havva”sındaki figüratif ögelerin silinişine uzanırız. 16’ncı yüzyıl başlarında yapıtlarıyla Kuzey Avrupa’ya damga vuran Dürer’in bu noktada gravür tekniğiyle resmettiği “Adem ve Havva” adlı eserinde tasvir edilen doğayı anlamak için Ernst Gombrich’in anlatımından yararlanabiliriz. Gombrich, bu kompozisyondaki papağan ile boğanın, keçi ile tavşanın ve sıra dışı uysallıklarıyla aynı yerde kalabilen kediyle farenin bir aradalı- ğına dikkat çeker. Arka fondaki koyuluğun ön plana çıkardığı açık renkli erkek ve kadın figürleriyse; Adem ve Havva’nın hikayesini bilerek bu anlatıyla şekillenen toplumlar arasında dini açıdan güçlü bir referans verir. Tasvir edilen anlatı bilgi ağacından sarkan bir yılanın ağzıyla uzattığı elmayı, Havva’nın ısırmasından hemen önceki sahnedir. Sonrasında cennetten kovulacak olan Adem ve Havva olduğunu bildiğimiz figürler, kompozisyonda biyolojik kimliklerini öne çıkarabilecek cinsel uzuvlarıyla tasvir edilmez. Onun yerine her iki uzuv da üzerlerini kapatacak biçimde, sansür görevi üstlenen yaprak motifiyle gizlenir. Anlatıyı bilen kişilerin toplumsal ve bireysel belleğinde, bu motifler dini pasajlarda önemli bir yeri olan incir yaprağına karşılık gelir. Burada dikkatimizi çeken asıl nokta ise farklı yüzyıllarda yaşayan her iki sanatçının, incir yaprağının sembolik anlatımıyla ilişkilenen sansür görevinden haberdar olmasıdır. Dürer’in dönemindeki toplumsal bellek bu sembolün çağrıştırdıklarını, Tót’un yaşadığı başka bir topluma da aktarabilmiştir. Bu demek olur ki doğa, kültürle temas ettiği noktada toplumlar arası ilişkilerde kalıcı izler bırakabilir. Oysaki sanatçı ve izleyici, bu izlere her baktığında incir yaprağının görünüşü çoğunlukla aynı kalır. Aradaki fark ise bakmaktan görmeye uzanan süreçtedir çünkü bu durum, bir bakıma fark etmeden geçiş yaptığımız kişiye özgü mekanlardır. Oradaki algılama ve deneyimleme biçimlerimiz aynı iz üzerinden yeni okumalara kapı açar. Tót’un yapıtlarındaki okumaysa “insanlığın kovulduğu cennet bahçesinin yerleşik tasvirlerine aykırı düşecek şekilde cennetin yok temsillerini sunar.” Serginin bulunduğu dördüncü katta Werner Zellien’e ait “Utøya” adlı eser, fotoğrafın doğa ile kültür ilişkisine bu bağlamda önemli bir vurgu yapar. Sanatçının “keder ve yas sarkacı” olarak tanımladığı 44 fotoğraf ve bir şiir alıntısından oluşan eserde, ilk bakışta pek çoğu karanlık görünen benzer yüzeylerin sıralandığını düşünebiliriz. Ortalama bir göz hizasında, aynı çizgide yer alan fotoğraflar üzerinde, zaman ve ışığın etkisini “karanlık ile aydınlık” şeklinde okuruz. Bu nedenle sanatçının fotoğraflarında aydınlık ve karanlık arasında gidip gelebilecek kurgusal bir zaman akışını takip ederiz. Karlı bir kış gününe işaret eden kadrajda, bir süre sonra sık ağaçlıklı alanlarda, insanların dikkat çeken yokluğuna rastlarız. Bu andan itibaren fotoğraf yüzeyinden sıyrılıp görünenin anlatmak istediklerine eğiliriz. Friedrich Rückert’in şiirinden yapılan alıntı hikayeye dair bir ipucu oluşturur. Aslında “Utøya”nın kendisi “kitlesel bir kıyımın” gerçekleştiği Norveç sınırlarına ait bir adanın ismidir. 2011’de gerçekleşen ve Norveç İşçi Partisi’ne bağlı 69 kişinin hayatını kaybettiği bu olay sonrasında, sanatçı adaya gitmek için yetkililerden izin alır. Güneşin sabah 10’da doğduğu Utøya adasında, sanatçının çekim yapması için izin verilen saatler ise 07:00 ile 10:00 arasındadır. Kısıtlı sürede çektiği fotoğraf karelerinde fotoğrafın doğa ve kültürle ilişkisi, pek çok gerçekliği düşünmemiz için sanatçının gözünden izleyiciye sunulur.


Fotoğrafın doğa ve gerçekliğe etkisi Manzaranın görme biçimleriyle ilişkilendiği noktada fotoğrafın icadı önemli bir yer tutar ve “fotoğraf makinesinin icadıyla sanatçının gözü eliyle yer değiştirir”. Bu söylemdeki gözün işleyiş biçimi insan ile doğanın arasına giren, duygulardan arındırılmış makineye dair tarafsız bir bölgeye işaret eder. Bugün fotoğraf lenslerinin “objektif” olarak adlandırılması o nedenle tesadüfi değildir. Nitekim bu bakış açısında, makinenin doğada nasıl, ne zaman ve nerede konumlanacağı bilgisiyse aslında insanın karar verebileceği bir seçim sürecidir. Bu durumda makine, insan - doğa ilişkisine eklemlenen salt bir araç olmanın ötesinde, yaratabileceği zaman ve mekanda yeni ve kurgusal gerçekliklere kapı açar. İlk olarak bir fotoğrafın oluşabilmesi için nesnenin üzerine düşen ve oradan yansıtabildiği bir ışığa ihtiyaç vardır. Fotoğraftaki nesnenin ışıkla kurduğu ilişkiye bakarak, onun hangi zamanda bulunduğuna dair olası bir fikir elde ederiz. Edindiğimiz bu fikir ise bir yerlerdeki gerçek bir zamanın fiziksel varlığına dair bir knıta işaret eder. Bu durum “zamanın mekansallaşması” olarak da tanımlanır. Zamanın mekanla ilişkilendiği noktadaysa, bu kez toplumsal ve öznel zaman algımız açığa çıkar. Utøya adasında gerçekleşen bu olay, yalnızca o bölgede yaşayan halkın ya da olaydan haberdar olanların bir araya gelebildiği, toplumsal bir gerçekliğe işaret eder. Bu bağlamda o toplumun gerçekliği aynı zamanda toplumsal bir hafıza yaratır.


Doğa manzarasındaki düşünme biçimleri Bir mekanı ihtiyaçlar doğrultusunda şekillendirdiğimizde manzaraya dair görme biçimlerimiz de değişir. Bu noktada Utøya adasında gerçekleşen olay, katliama sebep olanlar için uygun bir çatışma ortamıyken sanatçı için toplumsal bellekte yer edinmesi gereken, tarihsel bir anlatıya da işaret eder. Batı merkezli doğa sanatını düşündüğümüzde ise fotoğrafı oluşturan aynı ögeler, bu kez Romantik bir bakış açısıyla doğa karşısında hissedebileceğimiz çeşitli duyguların varlığına uzanır. Baktığımız fotoğraf bir tanedir ancak gördüklerimizin sayısı birden fazladır. Bu bağlamda iz olarak tanımladığımız şey gördüklerimiz değil yaşanmışlıklarımızdır. Bu fotoğraf, toplumsal bellekte derin bir yara açan katliamdan izler taşırken, insan varlığından bağımsız bir doğaya atfedilen yücelik ya da acilizlik duygusuyla da ilişkilendirilebilir. Selen Ansen, bir güzergâh olarak kurgaladığı Locus Solus’ta her eserin kendisine ait bir zamansallık ile mekansallık taşıdığını düşünerek izleyicisine şu soruyu sorar: “Doğa dediğimiz şey her neyse, bireysel ve kolektif olarak, o doğayı tüm yalnızlıkları barındırabilecek bir yer olarak düşünebilir miyiz?” Locus Solus sergisi 31 Aralık’a kadar, Pazartesi günleri hariç, 11:00 - 18:00 saat aralığında Arter’de ziyaret edilebilir.





IstanbulArtNews | Mayıs 2022

42 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör