• Gülşen Baybura

Türkiye’nin Louvre’u yeni binasında

Emre Arolat imzalı yeni İstanbul Resim Heykel binası Tophane Kasrı, Tophane-i Amire ve diyalog kurduğu arkeolojik alanla birlikte üç mekan arasında konumlanıyor. 1937’de hayata geçirildiği Veliaht Dairesi’nden 2011 yılında çıkarılmasının ardından, 20 Eylül’de yeni yerinde resmi olarak açılacak müze binası hakkında mimar Arolat ile konuştuk.



Müzenin mimarı Emre Arolat, geçmişte endüstriyel üretim ve depolama gibi faaliyetler üstlenmiş yapıların yer aldığı alanın, İstanbul’un mekansal hafızası içinde çok özel bir yere sahip olduğunu söylüyor.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Türkiye’deki sanat tarihinin tek mekan üzerinde haritalandığı ilk müze olarak sanatseverlerle buluşuyor. Başka hiçbir kurumun ya da kişinin sahip olmadığı bu büyük koleksiyon, devrimci devlet anlayışı ve Atatürk’ün emriyle, 1937’de Veliaht Dairesi’nde kurulmuştu. 2011 yılında Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nden usulsüzce çıkarılan müzedeki eserler beş numaralı antrepoya taşınmıştı. Sedat Hakkı Eldem tarafından tasarlanan beş numaralı antrepo, temeli aynı kalmak üzere Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi için yeniden inşa edildi. Emre Arolat ile müzenin yeni binası, yeni liman bölgesi, tasarımda önceledikleri ve inşa süreci üzerine konuştuk.


Müzenin mimari tasarımında Akademi ile bir araya gelmeniz nasıl oldu? İş birliğinizde başlangıçtan bugüne uzanan süreci bizimle paylaşabilir misiniz?

2010 yılı olmalı, bu süreç benim için dönemin rektörü Yalçın Karayağız’ın bir telefonuyla başladı. Hemen ertesi gün üniversitede buluştuk ve bana konuyu ayrıntılı bir şekilde aktardı. O anda gözlerim parlamış olmalı. Nasıl parlamasın? Mezun olduğum okula ait ve çok da köklü bir kurum olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi için yeni bir mekan tasarlamak… Bu durum, fikir olarak dahi olağan dışı bir heyecan yaratmıştı üzerimde. Sonrasıysa kimi zaten beklenen kimisi de hayli sıra dışı olan hikayelerle dolu. Yaklaşık 12 yıllık bir macera. Önce proje aşaması, ardından pek çok farklı kurumdan alınan onaylar ve resmi yasaların kısıtlayıcı hükümlerine bağlı olarak gerçekleşen inşaat ihaleleri. İşi yarım bırakan, bırakmayı tercih eden, yapmaktan imtina eden ya da düpedüz beceremeyenler. Her ihale arasında yazışmalar, tutanaklar, eksik listeleri. Zaman zaman büyük hayal kırıklıkları, anlaşmazlıklar, görüş farklılıkları. Yeni kadrolar, yeni idari anlayışlar, yeni egolar… Tüm bu karmaşık ilişkilere rağmen bugün geldiğimiz nokta benim için en hafif tanımıyla rahatlatıcı. Yapının bugünkü varoluş biçimini sahiplenen ve daha da önemlisi içselleştirerek benimseyen müze müdürü Hasan Karakaya’nın da çabalarıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin, bu yılın ikinci yarısına dek belki biraz yavaş ama kararlı bir biçimde ilerleyerek çok daha cazip bir mekana dönüşeceğini umut ediyorum.



Siz bu müze için nasıl bir atmosfer yaratmak istediniz? Dolmabahçe Veliaht Dairesi’nde yer alan önceki İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin yeni mekan tasarımında öncelediklerinizi, projede yaşadığınız zorluk ya da heyecan verici süreçleri nasıl tanımlarsınız?

Projede yaşadığım zorlukların tümünü anlatırsam bu söyleşi çok uzar. Ancak özetle şunu söyleyebilirim: Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanmış ve kent hafızasında önemli bir yere sahip beş numaralı antrepo binasını yıkarak yerine yeni bir yapı inşa etmeyi önerseydim sanırım işim çok daha kolay olurdu.

Kentin bu bölgesindeki yapılar ve yapılar arasında kalan boşluklar, yüzyıllardır hemen yakın çevredeki fiziksel dokudan hayli farklı bir ölçeğe ve atmosfere sahip olmuş. Kimi zaman endüstriyel üretim kimi zamansa depolama faaliyetleri üstlenen yapıların yer aldığı bu alanın, İstanbul’un mekansal hafızası çerçevesinde çok özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum.

Sedad Hakkı Eldem’in tasarımında etkili olduğu ve onun diğer yapılarında da çok önemsediği üç boyutlu ızgara düzenine sahip olan antrepo yapılarını, o yapılara bitişik olarak inşa edilmiş Meclis-i Mebusan Caddesi yönüne bakan ofis yapılarını tam da bu nedenle çok önemsiyordum. İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin yapısı, bağlama her dönem hakim olmak üzere endüstriyel ruhu yansıtan, sözünü ettiğim üç boyutlu ızgarayı yerinde tutarak koruyan ve ona içeriden yapılan müdahalelerle farklı sergileme galerileri oluştururken arada kalan alanları da geçirgen, bir tür izlek olarak ele alan bir tasarım.

İstanbul Resim ve Heykel Müzesi bir yandan sergilenen eserler için hayli steril ve katışıksız bir mekan silsilesi oluştururken diğer yandan bu mekanlar arasındaki alanlarıyla kullanıcıya kentin bu bölgesini deneyimleme imkanı sunuyor. Bina, gündüzleri hayli parıltısız, hatta üzerinde taşıdığı endüstriyel ruh nedeniyle de olabildiğince anonimleşen bir dile sahipken gece devreye giren aydınlatmadaki kırmızının bütün çekiciliği sayesinde yapıyı hayli festivatif bir şekle sokuyor.

İçinde yer alan çok değerli eserlere karşın zemin katın geçirgenliği, yapıyı olabildiğince kamusallaşan bir tür iç sokağa dönüştürüyor. Müze mimarlığı, yüzyıllardır tartışılan ama son dönemde kültür endüstrisi ve kentlerin müze yapıları üzerinden dönüşümü nedeniyle hayli yoğun bir biçimde gündemde olan bir konu. Yukarıda saydığım tüm özelliklerin yapıyı bu tartışmalar içinde özel bir yere koyacağını; müze ve kent, müze ve mimarlık, sanat ve endüstri gibi konularda taze tartışma çerçeveleri oluşturabileceğini düşünüyorum.





Müze çok büyük bir koleksiyona sahip. Eserlerin bakım, koruma ve depolanma gibi ihtiyaçları da değişkenlik gösteriyor. Bunun için nasıl mimari müdahalelerde bulundunuz?

Eserlerin korunması için sürecin en başında, zemin katta ve yapının tam merkezinde inşa edilen ana depo dünya standartlarına bakıldığında hayli üst seviyede teknik donanıma sahip. Bu depoya bağlı olarak farklı eserlerin bakım ve restorasyonu için oluşturulan çeşitli mekanlar da yine aynı düzlemdeler. Bu mekanların bir kısmının ziyaretçiler tarafından izlenebiliyor olması da yapının önemli özelliklerinden.


Bugün devamlı inşaat halinde olan Tophane çevresinin, eskisinden farklı görüneceğini tahmin ediyoruz. Bu farklı görüntüyle müze nasıl bir diyalog kuracak?

Belki ilginç bir tesadüf olarak görülebilir, Tophane’deki antrepolar bölgesi benim Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ndeki diploma projemin konusuydu. Daha önce de sözünü ettiğim gibi, bölgenin ve antrepo yapılarının kendine has dokusunun kentin fiziksel hafızasında oluşturduğu yeri çok önemsiyordum. Bu nedenle diploma projemde yapıların neredeyse tümünü yerinde koruyarak dönüştürmüş, bugün İstanbul Modern’in inşa edildiği yerde bulunan antrepo yapısını kaldırarak meydanı, Nusretiye Saat Kulesi’ni ve Nusretiye Cami’ni denize doğru açmayı önermiştim.

Nusretiye Saat Kulesi’ni ve Nusretiye Cami’ni denize doğru açmayı önermiştim.

Esasen Sedad Hakkı Eldem’in de ana yerleşim önerisi bu şekildeydi ve hâlâ nedenini bilmediğim bir şekilde meydanı bloke eden antrepo bir ek yapı olarak inşa edilmişti. Bunları neden anlattım? Ben bu tür bir kullanımın hâlâ çok nitelikli bir kentsel alan oluşturabileceğini düşünüyorum. Ancak bugün antrepolar kaldırıldı, yerlerine oturum alanları ve biraz da hormonlanmış yeni yapılar inşa edildi. Bu yapıların mimari varoluş biçimleri hakkında konuşmak çok uzun sürer ve burada çok yer kaplar. Ancak güncel kullanımına baktığımızda alanın kamusal deneyim çerçevesinde kente olumlu katkılarının olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak devletin, kamusal alanların farklı sosyo-ekonomik sınıfları ağırlayabilmesi adına daha az ticari, daha fazla kültürel alan inşa etme politikaları geliştirmesi iyi olurdu. İçinde yaşadığımız sistemin dayatmalarına rağmen bunu dilemek sanırım hâlâ mümkün.




IstanbulArtNews | Haziran 2022




210 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör